Devrimciliğin yabancılaştırılması

Geçenlerde yaşlı bir gazeteciyle konuşuyorduk. Kendisini sosyalist olarak görüyor. CHP’ye destek verilmesi gerektiğini düşünüyor. CHP’nin geçmişte yükseliş yaşadığını ve bu yükselişle sosyalist solun önünü açtığını söylüyor. Bu yanlış düşüncelerini kendisinin sığlığına verdim geçtim. Bununla birlikte Koray Çalışkan’ın özellikle son bir yıldır sosyalistleri CHP’ye çağırması üzerine bazı aklı başında insanların da aynı yanılgıyı taşıdıkları hissi uyandı bende. ÖDP içindeki (en) son ayrışmada, Mahmut Memduh Uyan ve arkadaşları; son genel seçimlere ÖDP’nin katılamamasını teknik bir sorun olmadığını, bilerek böyle bir “hata” yapıldığını ve dolaylı olarak CHP’ye destek verildiğini ifade etmişlerdi.

Yine Gökhan Günaydın (Eski ZMO Genel Başkanı) gibi en takdir ettiğim bilim insanlarından birisinin CHP yönetiminde yer alması da bir yere not edilmesi gereken bir durum.

Son dönemde  İdris Küçükömer’in, Düzenin Yabancılaşması adlı kitabına değinerek Taraf Gazetesi, eski bazı sosyalistler ve hemen tüm islamcı çevreler Türkiye’deki sosyalistlerin toplumu anlayamadıklarını, toplumun değerlerine tümüyle yabancı olduklarını, muhafazakar kesimlerin zannedilenin aksine statüko karşıtı oldukları için, solcu;  ilerici olarak görünenlerinse statüko yanlısı oldukları için sağcı, oldukları söylenir oldu. Bu konuda en çok kalem oynatanlardan birisi de medyatik isimlerden Ruşen Çakır.

Bu güncel tartışmanın arkasında gerek Türkiye gerekse dünya tarihini farklı bilme veya algılama sorunu yatmaktadır. Ya da bugünün siyasi ihtiyaçları için geçmişi “ihtiyaca göre” eğip bükme hokkabazlığı.

Türkiye sol/sosyalist hareketi 1968’de başlamıştır. Bu gerçek kabul edilmelidir. Daha önceki TKP ve TİP (vs)  yapıların bazı tekil katkıları dışında örgütlü, kitlesel ve topluma damga vurucu bir nitelikleri yoktur. Bu nendenle 1968 öncesi sosyalist akımların nitelikleri ile ilgili birşeyler söylemek bugüne ilişkin anlamlı bir sonuç ifade etmez. Olsa olsa Vedat Türkali’nin yazdığı türden bazı romantik kitaplar yazılabilir.

Kitlesel, toplumsal ve tarihe damga vurur anlamda, yani gerçek anlamda sosyalist hareket 1968’de başlamıştır. Bunların en başat olanı THKP-C hareketidir. Bunun da en kitlesel, militan vs. devamcısı da Devrimci Yol siyasi hareketidir. (Burada devrim mücadelesine katkı sunan tüm devrimci hareketleri ihmal etmediğimi, ama güncel tartışmayı daha sade bir zeminde sürdürmek için buna mecbur kaldığımı ifade etmeliyim.)

Şimdi neyi tartışacağız?

Toplumun değerlerini anlayamayanlar, statükocu olan, darbeci olan  THKP-C ve Devrimci Yol mudur? Bu soruya “evet” diye cevap verebilecekler var mıdır?

Kızıldere Katliamı statükoculara karşı mı yapılmıştır? Buna evet diyenin tarihsel çözümleme yeteneği var mıdır?

THKP-C hareketi var olmasaydı Bülent Ecevit solun birikimlerinin “devrimci bir yola” gitmesini engellemek için meydanlara çıkıp “Ak Günlere”, “Ne ezilen ne ezen insanca hakça bir düzen”, “toprak işleyenin su kullananın” türünden sloganlarla %40’a varan bir oy alabilir miydi?

Faşist, gerici örgütlenmeyi, köy,kasaba ve gecekondu mahallelerinde göğüs göğüse mücadeleyle kıran Devrimci Yol siyasi hareketi var olmasaydı, CHP’li hokkabazlar o sokaklarda dolaşıp “sol adına” oy devşirebilirler miydi?

1989 ve sonrasındaki özellikle yerel seçimlerde RP/FP geleneği Karadeniz’deki çalışmalarında Fatsa’yı örnek göstermeleri toplumun hangi değerini kimin nasıl algıladığını daha iyi göstermiyor mu?

Devrimciler toplumun hangi değerlerine yabancıdır? Değer olarak kabul edilen şey nedir? Kölelikse, boyun eğmekse biz öyle bir değer tanımıyoruz. O manada toplumun değerlerine karşıyız. Ama paylaşmak, dayanışmaksa değer dediğiniz biz onların yanındayız.

Bir yandan solu ve sosyalistleri, CHP’li hokkabazlar üzerinden eleştirme, mahkum etme rahatlığı, diğer yandan “solun önünün açılması için” sosyalistleri CHP’ye çağırma salaklığı ?

Bunların ortak bir yönleri varsa Türkiye’de gerçek bir sosyalist hareketin tekrar inşa edilmesinin engellenmesidir sanırım.