Zarife İlden’in Papalina Gazetesi Tarafından Sansürlenen Yazısı

Alttaki yazı Zarife İlden tarafından yazılmış, Papalina Gazetesi tarafından sansür edilince: Zarife İlden, Hasan Cengiz Yazar, Özgür Öztürk, Meral Naymaner ve Ali Açan Papalina Gazetesi’nden ayrılmak zorunda bırakılmışlardı.

 

Dantel köşesi

Zarife İlden

 

Duyduğuma göre Temmuz Papalinasındaki yazım çok ses getirmiş, kimileri çığlık bile atmış. İyidir, reklamın kötüsü olmaz. Bu arada yazımdaki bazı kelimelerin anlaşılamadığından yakınanlar olmuş. Hatta bir muhterem varmış ki, kolunun altında gazete, Papalinadan kimi görse yakalayıp veryansın etmekle yetinmemiş de gazetenin salı toplantısına haber bile göndermiş. Bu zatın meramı anladığım kadarıyla şöyleymiş: Şu şu şu entelce kelimeler kullanılmak suretiyle ne denilmek isteniyor acaba? (Parmak havada okunacak.)

Zatı muhteremin gösterdiği şaşırtıcı gayrete hürmeten soruyu cevaplayayım efendim.

Söz konusu kaka kelimeler ironik, sofistike ve kötücül olmak üzere üç adettirler ( kol kola gezme âdetleri yoktur.) İroni, Türkçede alaysılama olarak karşılanan, eski pek çok sözlükte bulamayacağınız Batılı bir kelime. Kavram olarak, bir şeyi tersiyle söylemek demek. İronik de bu tarz da söylenmiş olana deniyor. Alaycı bir tonu olabilir istenirse, hatta acı bir tonu da olabilir, ama şart değil. Kimileri, “alaysılama” kelimesini doyurucu bulmadıklarından olsa gerek, yeri geldiğinde ironiyi kullanır.

Sofistik, Orhan Hançerlioğlu’nun Türk Dili Sözlüğünde karşılığı bilgiç olarak verilmiş bir kelime. Sofistike de bilgiççe olacak demek ki. Kelime sofizm’den geliyor ki sofizm, bir yanlışı doğru kabul ettirmek için yapılan hatalı muhakeme olarak geçiyor. Sokrates’in diyaloglarında kullandığı yöntem. Öte yandan bilgiç kelimesi Türk Dil Kurumu sözlüğünde 1) bilgili kimse, 2) mecazen, bilgili geçinen kimse, diye açıklanıyor. Sofizm ise bilgicilik kelimesiyle karşılanmış, sonuna da safsatacılık eklenmiş. Şimdi, ne yapsın umarsız (naçar) Zarife?

Kötücül kelimesi ise gayet anlaşılır biçimde, 1) kötülük isteyen 2) tehlikeli olan, anlamlarında kullanılıyor. Osmanlıcadaki bedhah karşılığı bulunmuş bir kelime. Bence güzel. Ben ikinci anlamıyla kullanmıştım.

 

Bir kelime de benden olsun: Kavas sözcüğünü duyan vardır, yasakçı demektir, Arapçadan gelme bir kelime. Bunun eşanlamlısı siyahpûş kelimesine de metinlerde rastlayan bazı ‘entel’ler olmuştur mutlaka. Bu her iki kelime de bence köken değilse de görüngü olarak Nazilerin svastikasına yani gamalı haçına çıkar.

Unutmadan, içinde bulunduğumuz bu güzelim ay da adını Latinceden alır. Baktım, Augustus, 1. Roma Roma İmparatoru Octavianus’un lakabı imiş, ki sözlükte (Sözlerin Soyağacı-Nişanyan) anlamı “yüce” diye verilmektedir. Bozaran da (Hançerlioğlu) güzel bir ay adı ve o da ağustos demekmiş. Ama şimdi bu öz be öz Türkçe kelimeyi de kalkıp kullanmaya korkar insan… Ya birileri çıkıp da entel çetelesinde benim haneme bir çentik daha atıverirse! Zaten umarı kullanmakla kendimi yeterince tehlikeye atmış bulunuyorum.

Değil mi efendim?

O halde ve her halde, Yaşasın Dillerin Kardeşliği diyerek ve yine Adalet Hanıma ısmarlayarak bağlayalım sözü.

Ciao Bella!

 

 

Hamiş: Akşam Nurullah Ataç’ın Günce’sinde onun bir yakınmasına rastladım. Şöyle: “Tragedie, comedie, melodrame diyorum, ne yapayım? Bunlara Türkçede birer karşılık bulamadım. Biri bulur da bana bildirirse çok sevinirim.”

 

Yerel seçimlere 2 yıl kala Ayvalık’ta geçmişin hesaplaşması (1)

Yerel seçimlere iki yıl kala gerek CHP’li Ayvalık Belediyesi’nin, gerekse Ayvalık sol çevrenin durumuna bir bakmak gerekli. CHP’nin 1. dönem seçildiği 2004 seçimlerinde derli toplu bir tavır geliştiremeyen Ayvalık sol çevreleri 2009 seçimlerinde daha derli toplu bir çalışma yapmıştı. 2004’te neden ortak bir tavır geliştirilemediğini de ayrıca sorgulamak gerekir ama, buna rağmen   2009 seçimlerinde ÖDP çatısı altında bir araya gelen ÖDP, EMEP, DTP gibi siyasi örgütlerle, KESK’e bağlı sendikalar ve bağımsız bireyler Belediye Başkan Adayımız Ahmet Köken’e 350 belediye meclis üyelerine ise 600 civarında oy aldırmayı başarmışlardı. Belediye Başkanı ile Belediye Meclisi üyeleri arasındaki bu oy farkı belediye başkanlığında seçmenlerin CHP’ye, belediye meclisinde ise ÖDP’ye oy atmalarından kaynaklanmaktaydı. İkisi arasındaki fark 250 oy ya da %50 gibidir. Seçim sonrasında bu konu hakkıyla tartışılamamış, böyle bir tartışmanın dağıtıcı olacağı düşüncesiyle hala etkileri devam eden bir dizi hata yapılmıştı.

Öncelikle DTP’li seçmenlerin büyük bir örgütlenme sorunu yaşadıklarını kabul etmemiz lazım. Bu yüzden bu siyasi çevreden ortalama 700 olan oyunun  çok altnda oy alındığını kabul etmemiz gerekir. Bu oyun 150’yi aşmadını tahmin edebiliriz.

ÖDP’nin ise oy sayısı Belediye Başkanlığı için 1999’da 230, 2004’de 55 tir.

EMEP’in şimdiye kadar belediye seçimlerine ilişkin bir pratiği olmadığından ölçmemiz mümkün değildir. Bununla birlikte ÖDP’den fazla bir oyunun olmadığım kabul etmeliyiz.

Bütün bunlardan çıkan sonuç örgütlü bu çevrelerin sayısıal birlikteliğinin en az 1200 belediye meclisi/belediye başkanı  oyu alabilir olduğudur.  Zaten 2009 seçimlerinde de ortalama bu hesaplarla yola çıkılmıştı. Sonuç ortadır. Fıkradaki gibi “Kedi buysa et nerede? Et Buysa kedi nerede?”

Bildiğimiz TKP

TKP’nin resmi yayın organı sol.org.tr de Yunanistan ile ilgili iki ayrı yazı çıktı.

Bir tanesi Korkut Boratav’ın parlementerizmi çok doğru bir biçimde eleştiren yazısı. Gerçi Korkut Hoca hem böyle bir eleştiriyi yapıp, hem de Türkiye’de parlamenterist “komünist” çizginin kaşarlanmış takipçilerinin web sitesinde böyle bir yazıyı yazması da ayrı bir çelişki.

Korkut Hoca çok doğru bir şekilde burjuva parlemenerizminin devrimci bir hareket açısından sakıncalarını anlatıyor; Yunanistan özelinde  SYRIZA ve onun alt bileşenlerinden  Sinaspismos’yun yalpalamalarını teşhir ediyor.

Aynı web sitesinden bu defa Yunanistan Komünist Partisi(KKE)’nin son dönem olup bitenlere ilişkin bir değerlendirmesi yapılıyor. KKE bugüne ait politik meseleleri değerlendirirken bir ölçüde haklı bulunduğu pozisyonu gemişin defterlerini açarak berbat ediyor. Yunan Devrimi’ni İngiliz emperyalizmine satmak gibi ağır bir suç işlemiş olan KKE, Sinaspismos’un AB yanlısı vs. tutumlarınadan yola çıkarak hesaplaşmaya çalışıyor.

Tuhaf !!!

Bugün herhangibir şekilde haklı posizyonda bulunabilirsiniz !!! Durmuş saat bile günde iki defa doğru zamanı gösterir.  KKE milliyetçi, Stalinist, bürokrat yapısıyla tarihi boyunca hata üzeri hata yaptı. Şimdiki durumu milliyetçilik üzerinden okunduğunda anlaşılabilir ancak, tıpkı bizim Aydınlıkçılar ve TKP’liler gibi. Sınıflar mücadelesinin bir evresinde haklı gözükmek sanki bütün tarihsel hata ve ihanetleri sanki temizler gibi davranılamaz! Geçmiş bizim keyfimizce ortaya atacağmız ya da atmayacağımız bir anılar albümü değildir.

Başka bir posizyonda mesela AB ve ABD’nin de izniyle, faşistlerin desteğindeki neo-liberal bir hükümet de pekala evrodan çıkış kararı verebilir. Ve aynı hükümet krizin ezdiği milyoları avutmak için mesela Türkiye’ye savaş bile açabilir. Böyle bir durumda TKP ve KKE’nin tutumları şimdikinden çok farklı olacaktır bundan emin olabiliriz !

KKE  asıl milyonlarca Yunan emekçisi karşısında hiçbir itibarının kalmamasının hesabını vermelidir. Asıl milliyetçilik dışında pazarlayabileceği hiçbir şeyinin olmayışının hesabını vermelidir. KKE tarihi boyunca, tam da Korkut Hoca’nın ifade ettiği gibi parlamenterizm dışında birşey yapmadı. Churchill 2. Dünya savasşının bitişinden sonra komünist uyanışın yaşandığı Avrupa’da “Çok şükür komünizm belasından kurtulmak için Stalin gibi bir müttefikimiz var” derdi.

Evet, SYRIZA ve Sinaspismos eleştirilecektir. Ama bu eleştiriyi KKE ve TKP gibi ipliği defalarca açığa çıkmış, milliyetçilikten başka pazarlayacak şeyleri olmayanlar yapamaz.

http://haber.sol.org.tr/yazarlar/korkut-boratav/yunanistan-temsili-demokrasinin-tuzaginda-55260

http://haber.sol.org.tr/enternasyonal-gundem/kke-bize-boyun-egdiremezler-haberi-55261

Ada Tarhanası

“Ada” biz Ayvalıklar için Midilli’dir.

Ada tarhanası için çiğ koyun sütü bir kapta biriktirilir. Bir aile için ortalama 20 litre süt biriktirilmesi yeterlidir. Bu biriktirilme ve açıkta bekleme bir hafta kadar sürer. Her gün sütün altına biriken Sarı Su süzülür, üste yeni gelen süt dökülür. Ekşitme ve biriktirme işlemi bittiğinde süt pişirme kabına alınır, harlı ateşte kaynatılır. (Muhallebi gibi). Sütün üzerine sütün miktarı kadar kalın un (kurkut) dökülür, tuz konur, tokmakla yoğurularak hamur elde edilir. Harlı ateş kesilir, çok hafif ateşte yoğurma işlemi devam eder..  Parçalar koparılır, temiz bir çarşafın üzerine konur. Güneşe kurumaya bırakılır. İri  parçalar (kahvaltılık) daha sonra fırınlanır, çorba yapmak için istenen kısımlar ufalanıp saklanırlar.

Daha sonra tarhana bez torbalara ya da kavanozlara konur.

İri parçalar çayla birlikte kurabiye gibi yenir.

Afiyet olsun.

Midilli’de tarhana yapımı

Midilli’de tarhana yapımı

Bakü: “No land for poor men”

Çiftçi-Sen tarafından uluslararası bir toplantıya katılmak için yollandım Bakü’ye. “Nasıl bilrdin?” diye sorarsanız, pek bildiğimi de söyleyemem Bakü’yü. İlkokulda bize öğretilen Orta Asya efsanelerinin başlangıç yeriydi belki, Türkçe’ye hem benzeyen hem de benzeyemeyen bir dilin ve o dildeki şarkıların başkentiydi. Sonra Şevket Süreyya Aydemir’in tarihi anlatılarında ismi geçen bir yerdi. Tabii Enver Paşa, Doğu Halklar Kurultayı, Ziyaovnev, Sultan Galiyev vs.

Hazar Denizi’nin kıyısındaydı ve ben oraya gidinceye kadar bu denizin “tuzlu” olduğunu bilmiyordum.

Uzaktan bakıldığında Bakü bizim İzmir’e benzeyebilirdi, elbette güneşin denizden doğması koşuluyla.

Bakü'den bir görgüzlük örneği Sağda bir zamanlar soldakinden çok daha muhteşem bir idari bina varmış. Şimdi yıkılmış. Onun yerine bu beton yığını yapılmış.

Erivan’a giderken o şehir hakkında hiçbir şey  bilmiyordum, Bakü’ye giderken ise bildiklerimin artık geçmişe ait şeyler olduğunu gördüm.

Bir de elbette mekanı Bakü olan hiç öykü, roman okumamıştım ve film seyretmemiştim. Belki yeterince yazılmadığı ya da Türkçeye çevrilmediği için bir yabancılık çektim.

Bizim Hasan Bülent Türközen ya da Kadir Topbaş’ın heryerde olduğuna kesin olarak inandım.  Adnan Menderes ve Tayyip Erdoğan’ın da elbette !

Bütün bunlar geçmiş uygarlıkların kalıntılarına ve bugün dahi yaşayan değerlerine büyük bir kıskançlıkla ve aşağılık duygusuyla bakıyorlar ve bu nedenle, Ermenilerden, Rumlardan ne kaldıysa yıktılar-yıkıyorlar, yok ettiler yok ediyorlar. Şimdi o anlayış İlham Aliyev kılığında Bakü caddelerinde dolaşıyor.

Şöförümüz “Aliyev buyurdu bütün bu köhne binalar yıkılacak yerine çok katlı modern binalar yapılacak, Allah onu başımızdan eksik etmesin” dedi. Biz de “bu binalar ne güzel” dediydik. O zaman şöför : “O zaman son bir defa bakın” dedi. Güzelim şehre. 6 milyon insanın yaşadığı her bir taşı tek tek insan eliyle işlenmiş bir sanat eseri parça parça petro-dolarların desteğiyle görgüsüzlük, açgözlülük, kültürel değerlere duyulan kıskançlık ve aşağılık duygusuyla yok ediliyor.

Fiyatlar çok pahalı. Sokaklar son model pahalı otomobillerle dolu. Türkiye’de en gözde mağazalar, Bakü’nün arka sokaklarında kendilerine yer bulmuşlar ancak! “Yerli Malı” diye birşey yok. Dostlarınıza bir hediye bile alamazsınız, çünkü malların hemen hepsi yurtdışından gelmiş ve oralardan daha pahalı.

Denizde bir tek balıkçı kayığı, bir tek yolcu kayığı, bir tek gezi teknesi yok. Petrol tankerleri dışında hiçbir deniz aracı yok.

Topraklar anlatıldığı kadarıyla önce kolhoz-sovhozlara aitmiş, 49 yıllığına küçük üreticileri devredilmiş, şimdi ise uluslararası şirketler bunları ele geçiriyor.

Hazar Denizi kıylarında birkaç sıra zeytin ağacı görülüyor, sonra uçsuz bucaksız alanlarda petrol kuyuları. Petrol kokusu şehri dolduruyor.

Savaş çıkaracak sanırım Aliyev. Petrol çok para çok, arkada ABD karşısında Azeri nüfuslu olan İran ve de fakir Ermenistan var. Aliyev’den bahsederken insanlar korkuyor.

Ortalıkta seyyar satıcı, dilenci ve serseri yok. Ortalıkta yoksullar yok. Elbette yoksullar var, ama onlara burada yer yok.

Önde Bakü Caddesi arkada Hazar Denizi

 

 

 

 

Prag Mezarlığı

Umbreto Eco’nun Prag Mezarlığı’nı okudum. Postmoderniteden  uzaklaşıyor sanırım Eco. Komplo teori

-Neden Yahudiler?

– Çünkü Rusya Yahudi dolu. Türkiye’de olsaydım Ermenileri hedef alırdım.

… düşmanın tanınır ve korkulur olması için onun evde ya da evin eşiğinde olması gerekir. İşte yahudi dememin nedeni budur. vb

SY 382

Zizek: Etkiler ve tepkiler >>Engin Kurtay

 

Prof Slavoj Zizek’in son ziyareti (27-28 Ocak 2012) büyük yaygara kopardı. Ziyaretten önce hakkında çıkan “Osmanlıcı”, “Oryantalist” yakıştırmaları nedeniyle övgü ve yergilerle zaten gündemdeydi. Mimar Sinan Üniversitesi’nde iki saat süren argüman fırtınası ise kimseyi memnun etmedi: İslamcı basın aradığını bulamadığı için sustu; Nuray Mert önceki yergilerine yeni malzemeler ekledi; ama asıl önemlisi bu kez Zizek siyasal etnik sol basının şimşeklerini üzerine çekti: BirGün Gazetesi bir günde (5 Şubat 2012 Pazar) üç yergi yazısı yayımlayarak Zizek’i en çok topa tutma rekoruna sahip oldu.

 

Zizek’in Sorun Olması

Ben ise Zizek’in bu kez tam olarak amacına ulaştığını düşünüyorum: Çünkü Zizek, kendi deyimiyle “nefret etmek için seveceğiniz” adamdır. Kışkırtıcıdır, lokmayı önünüze atar (ideolojik fanteziyi çalıştırır), ama o lokma sizin umduğunuz lokma değil, acı bir çekirdektir (keyfi bozar, fanteziyi kat etmeye zorlar). Argümanları, her biri bir diğerine bağlanarak okunması gereken ve böyle okunduğunda açık, seçik, kesin argümanlardır.

 

Öfkelenen okuyucu argüman dizgesini parçalara ayırarak işine yarayacak malzemeleri cımbızlayabilir. Ancak felsefe okumanın kuralları vardır. İlk kesin kural şudur: Felsefe birinci kaynaktan okunur. İkinci kaynaktan felsefe okumak başlangıç için değil, daha ileri düzey içindir. Dahası, ağır felsefe metinleri üç kere okunur: İlk okuma hızlıdır, genel bir fikir edinmeye yarar. İkinci okuma, her paragraftaki kavramlara ve argümanlara tek tek odaklanır. Bu aşamada argümanların “güvenirliği” (soundness: öncüllerin doğru olması ya da olmaması) değil, “geçerliği” (validity: akıl yürütmenin mantık kurallarına uygunluğu) incelenir. Çünkü güvenirlik felsefenin değil, görgül (empirical) bilimlerin alanına girer: 2008’de ABD Başkanı’nın Obama mı Bush mu olduğu; ABD’de daha çok Arizona ve Alabama’da mı yoksa California’da mı Hispanik ayrımcılığının olduğu; Osmanlı Padişahının mı yoksa Çin İmparatorunun mu etnik-dinsel kimliklerin üstünde bir kişilik olduğu vb görgül tartışmalar, argüman geçerliğine etkisi bulunmayan, felsefe alanı dışında tartışmalardır. Yanlış olduğu söylenen öncüllerin yeri doğru öncüllerle değiştirilebilir (–ki özellikle tarih biliminde neyi arıyorsanız ona dair bir örnek bulmak da mümkündür). Eğer geçerlik noktasında sorun yoksa, akıl yürütme tarzı (kavram ve argümanlar) bilimin benimseyebileceği bir tarzdır. Sanılanın aksine sadece formel çıkarımcı (deductive) mantıkla çalışan analitik felsefe değil, spekülatif mantıkla çalışan diyalektik felsefe de çok kesin “geçerlik” (validity) testlerine tabi tutulabilir: geçerlik test edilirken, çıkarımda çelişki arandığı gibi spekülasyonda da kısırdöngünün üstesinden gelen bir “kaldırma” (aufhebung) aranır.

 

Üçüncü okuma ise parçalardan bazılarına takılarak diğerlerinin göz ardı edilmesini önlemek içindir: paragraflar birbirine bağlanarak metne tam bir hakimiyet kazanılır.

 

Felsefe okumak ciddiyet ve emek isteyen bir çalışmadır. Eğer ayaküstü söyleşilerden, aforizma kıvamında söylentilerden yargılar üretirseniz, bunlar dedikodudan ibaret olacak, Zizek’le ilgili olmayacaktır. Konferans’tan önce ve sonra yayımlanan yergi yazılarının bu kurallara uymadan yazıldığı görülmektedir. Öyleyse bir hesaplaşma başlatmak için öncelikle “birinci kaynağın”, yani Mimar Sinan Konferansı’nın videosunun ve Türkçe altyazılarıyla çevirisinin elimizde olması gereklidir. Bu amaçla konferansın tamamı videoya çekilmiş, Türkçe altyazılarıyla çevirisi yapılarak 12 bölüm halinde YouTube’a yerleştirilmiştir ( Part1).

 

Konferans’tan sonra yayımlanan ve burada değerlendirmeye alınacak yazılar aşağıda sıralanmış olup bundan sonra listedeki numaralarıyla anılacaklardır:

1) Nuray Mert, Zizek’ten Yeni İnciler, Milliyet, 31 Ocak 2012

2) Ekrem Kahraman, Slavoj Zizek’çiler Quo Vadis?, Aydınlık, 09 Şubat 2012

3) Ali Duran Topuz, Zizek: Filozofun Reel Politik Hali, Utay, 29 Ocak 2012

4) Filiz Gazi Yazdı, Zizek, Soba Zehirlenmeleri, Silikozis, Bianet, 01 Şubat 2012

5) Sungur Savran, Filozof Meddah, BirGün, 05 Şubat 2012

6) Suat Hayri Küçük, Elveda Zizek…!, BirGün, 05 Şubat 2012

7) Ali Şimşek, Felsefenin Sonu: Seyreltilmiş Filozof Zizek, BirGün, 05 Şubat 2012

8) Prof. Dr. Ali Akay, Zizek’ten Hoşlanırım, ama…, BirGün, 30 Ocak 2012

9) Mustafa Özcan, Memleketten Zizek Geçti, Sendika.Org, 30 Ocak 2012

10) Gün Zileli, İçişleri Bakanı Zizek!, gunzileli.com, 06 Şubat 2012

11) Özgür Topuz, Kibirli Oryantalistler: Auster ve Zizek, Radikal, 01 Şubat 2012

12) Gündüz Vassaf, Zizek’e Not, Auster’e Dipnot, Radikal, 05 Şubat 2012

13) Serdar Turgut, Zizek: Türk Dizileriyle Dünyayı Anlayacağım, Habertürk, 29 Ocak 2012

14) İsmet Berkan, Sahnedeki Pop Filozof: Zizek, Hürriyet, 28 Ocak 2012

15) Yüksel Baysal, Buzdolabında Saklanan Cesetler ve Büyük Yalan, Yeni Dönem, 17 Şubat 2012

16) Zeliha Hatipoğlu, İstanbul Semalarında Zizek… Bir Ben Kaldım Yazmayan…, İktisadiyat, 09 Şubat 2012

17) Ece Temelkuran, An Open Letter to Slavoj Zizek, NewStatesman, 17 Şubat 2012

18) İsmail Halis, Zizek Kafasını Sağa da Sola da Gömmedi!, Dünya Bizim, 13 Şubat 2012

19) (Rapotörün Adı Belirtilmemiş), Zizek: Kurtuluş Komünizmde, Hınıs Haber, 30 Ocak 2012

20) Günseli Ö. Ocakoğlu, Dinleyemeyenler için Zizek ve Bono’dan Ortaya Karışık, Zaman, 30 Ocak 2012

 

Öncelikle böyle yergi ağırlıklı bir eleştiri fırtınası, Zizek’in düşüncelerinin –bir- önemli etki yarattığını, -iki- belli çevrelerde ciddi “sorun” olduğunu göstermektedir.

 

Zizek’in Konferans’tan önce de sorun olmaya başladığını, 3 Şubat 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayımlanan “Arap Devrimci Ruhundan Neden Korkuyoruz” yazısında iki paragrafın sansürlenmesinde görüyoruz. Orijinali The Guardian’da yayımlanan makalenin sansürlenen 4. ve 5. paragrafları, “Ilımlı İslam” doktrinine karşı en güçlü argümandır: Bu paragraflarda Zizek, köktendinci islamcılığın Ilımlı İslam’a göre sınıf siyasetine daha yatkın olduğuna, Taliban’ın topraksız köylüleri başarıyla harekete geçirdiğine işaret eder. Öyleyse Pakistan liberal demokratları ve ABD, Taliban’ın elinden bu kozu almak için neden feodalite karşıtı politikalar üretememektedir? Bu soru tabii ki ilginç değildir. Asıl ilginç olan, bu soruyu New York Times vb gazetelerin sağ yorumcularının sorması ve politikacılara topraksız köylülere yönelik politikalar uygulamaları gerektiğini söylemeleridir. Burada sağ yorumcuların çözüm önerisi değil, denklemi (sorulan soru) hatalıdır: tartışmaların bu hatalı denklem çevresinde dönüp dolaşması, asıl üzerinde konuşulamaz olan şeyi, yani feodalite ve liberal demokrasi arasındaki doğal ittifakı ispatlamaktadır. Afganistan 40 yıl önce laik bir Devlete ve güçlü bir komünist partiye sahipken, laik-solun (sınıf siyasetinin) ortadan kaldırılmasıyla doğan boşluğu kimlik siyaseti, yani ılıman/köktendinci ikilemi doldurmuştur. Görüldüğü gibi Taraf’ın sansürlediği paragraflar makalenin fünyesidir ve bugün Türkiye’de her solcunun altına imza atması gereken sınıf siyaseti çerçevesinde bir ideoloji çözümlemesidir. Her ne kadar BirGün Gazetesi ve soL Haber Portalı bu sansür olayını haber verdilerse de, sansürün anlamı üzerine –nedense- hiçbir değerlendirme yapmadan sadece sansürlenen paragrafların kuru bir çevirisini yayımlamakla yetindiler.

 

Konferansın ilk 40 dakikası

Taraf sansüründen sonra ama Konferans’tan önce, Radikal’in söyleşisi ve Nuray Mert’in bu söyleşiye dayanarak Zizek’e “Oryantalist” yakıştırması gündeme geldi. Mert’e, kullandığı kaynakta sorun olabileceğini, Zizek’in muhtemelen farklı bir argüman kullanmış olduğunu bildirdim ve 28 Ocak’taki Konferansa gelmesini, “Oryantalizm” ve “Yeni-Osmanlıcı” yakıştırmalarını kendisiyle yüz yüze tartışabileceğini yazdım. Konferans’tan önce Otelde Profesörü ziyaret ederek Taraf sansürünü, Radikal söyleşisini ve Türk Basınında hakkında çıkan yazıları derleyen, kritik noktalara ingilizce açıklamalar yazdığım bir dosya verdim. Profesör Cuma gecesi bu dosyayı dikkatle çalışmış olmalı ki konuşmasının ilk 40 dakikasını bu konulara ayırdı. Nuray Mert ise muhtemelen konferansı izlemeye gelmedi ve yine kendi deyimiyle “gazetelere yansıyanlardan” –bu kez Hürriyet’teki söyleşiden– hareketle zehir zemberek bir yazı yazdı (1). Uyarımı da şöyle yanıtladı: “eğer Zizek tahrif ve sansür edildiğini düşünüyorsa, itiraz etmek ona düşer. Ben gazeteler vasıtasıyla bizlere yansıyan görüşleri üzerine düşündüklerimi yazmaya devam etmek istiyorum”. Bir öğrenci düşünün, kopya çekmiş, üstelik yanlış ödevi kopyalamış, “kaynağın sorunlu” diyorsunuz, o da “beni ilgilendirmez, bunu kopya çektiğim kişiye anlat” diyor. Böyle bir yanıt, bir aydın, yazar, gazeteci için ciddiyetin bittiği yerdir. Geçelim.

 

Zizek “oryantalist” ve “Osmanlıcı” eleştirilerini yanıtlarken, önce birbiriyle yer değiştirebilir (aynı düzeyde duran) örnekler verdi. Ulus Devlet öncesi için dinsel çatışma örnekleri (Hıristiyanlık; Musevilik; İslam), Ulus Devletin belirmesi sürecinde etnik çatışma örnekleri (Yunan; Fransız; Türk, Sloven; Sionizm vb) verdi. Her dinsel kimliğin benzer ayrımcı, dışlayıcı refleksler ve şiddet üretebildiğini, Ulus Devletin belirmesi ile de her etnik kimliğin aynı korkunç deneyimlerin faili olabildiğini örneklerle gösterdi ve bu örneklerden hareketle, belirli bir din ya da etnisite hakkında tartışmaktan vazgeçilerek tartışmanın bir üst soyutlama düzeyine, ideoloji eleştirisine “kaldırılması” ve “Etnik ve Dini aidiyetlere dayanmayan bir Devlet yapısının icat edilmesi” gerektiğini defalarca ifade etti (Part2/0255-0303; 0324-0335; 0432-0442; 0453-0512; Part3/0506-0516; Part4/0000-0010; Part12’nin tamamı).

 

Öyleyse Konferans’tan önce Zizek’i alkışlayan İslamcı basının Konferans’tan sonra neden sus pus olduğunu çok açık değil mi? Zizek’i bu kez doğru anladıkları ya da izleyenlerin doğru anladığını düşündükleri için… Öyleyse Konferansın bizzat simültane çevirisini yapan Sungur Savran neden hala Zizek’in Osmanlı’yı övdüğünü iddia ederek ona Osmanlı vahşeti ve kazıklı Voyvoda hakkında kitaplar okumasını salık veriyor (5/prgf6)? Sungur Savran’ın bu itirazına Zizek’in şöyle yanıt vereceği çok açık değil mi: Tabii ki Osmanlı sömürgeciydi (daha doğrusu talancıydı, yani daha da geriydi), Slavlara işkence etti ama din düşmanlığı nedeniyle değil, işgale ve talana direndikleri için. Ama diyelim ki Osmanlı’nın işgal ve talanına İslamcı (ideolojik) bir baskı da eşlik ediyordu: öyleyse Sungur Savran’ın itiraz ettiği örneğin de diğer örneklerle aynı düzeyde durduğu, “yer değiştirebilir” olduğu, dolayısıyla aynı “kaldırma” ile “Etnik ve Dini” kimliklerin yine her durumda şiddet ürettiği ve bunu aşan bir siyaset yapılması gerektiği gösterilmiş olmuyor mu? Sungur Savran’ın şikayet ettiği “ilkokul çocuğu düzeyi” (5/prgf8), ancak “kötülük” böyle formüle edilirse aşılabilir: Vicdani (moralistic) yargı ile ahlakbilim (ethics) arasındaki fark budur ve gerçekten de ilkokul çocuğu naif vicdani yargıları yetişkinlerden daha iyi sınama yeteneğine sahiptir.

 

Sungur Savran, Zizek’in “Araplara ve Kürtlere, Türkiye’nin bölgedeki üstün rolünü ve bu sayede ABD’nin bölgeyi evcilleştirmesini kabul etmelerini” önerdiğini yazmış (5/prgf8). Sungur Savran’ın bu iddiası gerçekdışıdır, Zizek kesinlikle böyle bir şey söylememiştir. Bu nedenle Savran lehine bu satırları atlayarak, paragrafın sonundaki “ilkokul çocuğu” eleştirisini 6.prgf’ta itiraz ettiği hususlara bağlayarak okumalıyız.

 

Suat Hayri Küçük, Zizek’in “Ermeni soykırımını, zamanın ruhuyla ve Jön Türklerin Avrupa’dan taşıdığı akıl ve ideallerle açıklayıp kabul edilebilir bir zaaf olarak tarihe terk edilmesini ima” ettiğini iddia ediyor (6/prgf7). Bu iddia da gerçekdışıdır: Zizek imalarla konuşmaz ve özellikle bu husustaki argümanı çok açık ve kesindir: Suçun “kabul edilemezliği” ile suçun “inkar edilemezliği” birbirinden çok farklı kavramlardır. Zizek, suçun –soykırım ya da değil– her durumda kabul edilemez olduğunu, tam da bu nedenle suçların “inkar edilebilir” ve “inkar edilemez” suçlar olarak ayrılmaması gerektiğini, her suçu ispat etme hakkının korunması gerektiği gibi, inkar etme hakkının da korunması gerektiğini söylemektedir (Part2/0046-0139).

 

Suat Hayri Küçük’ün aynı paragrafta (6/prgf7) “hiç de enteresan değildir” dediği husus ise bilakis solcuların bugün tam da en çok üzerinde durmaları gereken konudur: kurumsallaşmış dinler nasıl oluyor da egemen sınıfların kapma aygıtları oluyor?Solcular ha bire din bezirganlığı örneklerini anlatadursunlar, kitleler neden bir türlü ikna olmuyor? Neden kıyameti ya da öbür dünyayı hayal etmek bu dünyayı değiştirmekten daha cazip? Yanıt, Küçük’ün sandığı kadar basit olsaydı, konu eğer sadece bir “bilinçlenme” ve sesini duyurma meselesi olsaydı, dünya çoktan sömürenlerin başına yıkılırdı. Ama öyle olmadığı için “ideoloji kuramı” yapıyoruz.

 

Vico, Ranke, Althusser ve tarihsel materyalizm

Aydınlanma geleneğine sahip çıkan her solcu kuşkusuz Zizek’in etnisite ve din dışı siyaset (Devlet) önerisine –lafta da olsa– katılacaktır. Öyleyse yukarıda dizdiğim sol cepheden gelen yergilerde (3; 4; 5; 6; 7; 8; 9;10) nasıl oluyor da Zizek’in bu kadar açık seçik anlattığı bu ders gözden kaçıyor? Bu tuhaflığa açıklama getirmeden önce, Zizek’in ait olduğu düşünce geleneğine dair temel hususları not etmekte yarar var:

 

Görgül dünyadan verdiğiniz örnekleri “kaldırarak” ideolojinin kuramına geçtiğinizde, aynı düzeydeki soyutlamalar alanında düşünmeye başlarsınız: Bir “toplumsal oluşumu” belirleyen temelde üç alan vardır: -1- üretim/tüketim ilişkileri, -2- siyaset, -3- ideoloji. Birincisi ne kadar krize girerse girsin, siyasetin ideolojisi ve ideolojinin siyaseti, daha ileri (Suat Hayri Küçük bu kavram üzerine kafa karışıklığı yaşamamalıdır (6/prgf7): “ileri”, daha eşitlikçi ve özgürlükçü anlamındadır) bir toplumsal oluşumun ortaya çıkmasına engel olabilir. Althusser’e göre bu üç alandan hiçbiri diğerini doğrudan belirlemez, aralarındaki ilişki daha çok birbiri içinde dönerek birbirlerine her yönde etkiyebilen disklere benzer. Ekonomik krizlerin ve artan sefaletin komünist bir devrime yol açmak yerine faşizm felaketine yol açtığı deneyimler, Avrupa Marksizmini ideoloji kuramı üzerine çalışmaya itmiştir. Tarihsel süreçlerin her üç alanda da eş fazda ilerleme getirmediği, bilakis faz farkından doğan iç çelişkilerin Tarihsel gelişmenin motoru olduğu, belli bir konjonktürde ilerici olan unsurların başka bir konjonktürde gerici nitelik kazandığı (ya da tersi), Tarihsel Materyalist kavrayışın başvurduğu formüllerdir (Part3: 5:15-5:40). Örneğin Ortaçağ feodalitesinde ideolojik aygıtların etkinliği bir Spartaküs ayaklanmasına olanak vermez, üretim ilişkileri daha gelişmiştir (daha dolayımlı ve karmaşıktır) ancak özgürlük ve eşitlik taleplerinde ideoloji daha geridir. Ortaçağ’da İngiltere tam anlamıyla feodaliteyi yaşamadığı için daha geridir, ancak 1215 sonrasında bu durum avantaj haline gelir. Tarih motorunun nasıl çalıştığı üzerine ilk kafa yoran Vico, model olarak ilerleme ve gerileme süreçlerinin peşi sıra birbirine zemin hazırladığı spiral bir yörünge önermiştir. Spiral yörüngenin her noktasında, başka bir tarihsel aşama bazı bakımlardan ileride, bazı bakımlardan geride görünecektir. Ve yine Ranke’ye göre tarihçi önce bu spiral yörünge içinde konumlandırmasını hatasız yapmalı, incelediği dönemde yaşayan bir gözlemci gibi olgulara bakmalıdır (zeit geist). Burada ünlü kırkayak metaforu çok isabetlidir: kaygan bir zeminde yukarı tırmanan böceğin hem ayakları hem gövdesi aynı anda ilerleyemez, gövde ilerlediğinde bazı ayaklar geridedir, diğerleri ilerlediğinde öbürleri geridedir, hatta böcek bazen olduğu gibi geri yuvarlanabilir ve başka bir yoldan tırmanışa geçer. Benzer şekilde 18.yy için liberalizm ilerici bir ideoloji iken, 21.yy için gericidir; Osmanlı’nın Ortodoksluğa karşı hoşgörüsü, ondan sonra gelen teokratik Yunan Ulus Devleti’ne kıyasla ileridedir, ama Osmanlı’nın bu hoşgörüyü göstermesi, Osmanlı’daki üretici güçlerin geriliği sayesindedir (Part1: 8:25-9:05).

 

Bu ileri-geri meselesi anladık deyip bir kenara atılmaması gereken, sadece tarih kuramı bakımından değil, şimdiki zamanda işleyen ideolojik dinamikleri (nevrozlar gibi) kurduğu için ideoloji kuramı bakımından da çok önemli bir meseledir: bir yeni-osmanlıcı ya da neo-liberal ile konuşmak için önce böyle bir çözümleme yapmak gerekir: neo-liberale gericiliğini göstermek için 18.yy liberalizminin ilericiliğini, neo-osmanlıcıya gericiliğini göstermek için Osmanlı’nın o zaman için ileri unsurlarını saptamak gerekir. Bu yöntem, hasımla önce empati kurmak gerekir şeklinde naif bir öneri gibi anlaşılmamalıdır. Bilakis bu yöntem argüman kurmak ve tartışma üretmek için gereklidir. Zizek bunu yapmaktadır: Bazen “kaldırma” öncesi “yer değiştirebilir” örnekler verirken çok uzun parantezler açar. Eğer uyukladıysanız argümanı kaçırıp bu parantezlerden hareketle Zizek’in asıl söylediğinin tam tersini söylediğini sanabilirsiniz. Şimdi listedeki yazılara dönelim:

 

İsmail Halis’in yazısı (18) bir istisna olarak Zizek’i doğru anlatmış: “kafasını gömmemiş adam” derken felsefeci olarak Zizek’in görevini doğru yaptığını, ideolojik kilitleri açmakla uğraştığını ve kimseyi memnun etmek zorunda olmadığını ifade ediyor.

 

Ali Şimşek’in yazısı (7), yapıbozumcu gelenek ve postmodernizm hakkında doğru tespitler içeriyor. Ancak yapıbozumcu geleneği, Eleştirel Kuram’ı ve Zizek’i hatalı konumlandırdığını, karşı kampları ayırdedemediğini düşünüyorum. Kampları birbirinden ayırmak için iki ana eksen önereceğim:

 

Birinci Eksen: İdeoloji Eleştirisi: Freud etkisinin SSCB’ye kadar uzandığı 1920’lerde Sovyet Devrimciler (Lunacharsky, Kollontai, Vera Schmidt) ekonomik ve siyasal devrime kültürel ve daha da önemlisi pedagojik ve psikolojik devrimin de eşlik etmesi gerektiğini gördüler, bu amaca uygun bir eğitim ve cinsiyet rejimini yasalarıyla ve kurumlarıyla tasarlamaya çalıştılar. 1930’a gelindiğinde bu girişimler bir anda sona erdi ve devrim öncesi otoriter aile yapısı ve geleneksel pedagojiye geri dönüldü. Daha sonra bu kez Avrupa Marksist düşünürleri Büyük Buhran’nın neden komünist devrime değil de faşizme yol açtığı bilmecesini çözmeye çalışırken ideoloji kuramı ve kitle psikolojisi üzerine çalışmaya başladı. Reich; F.O.; Althusser, her ne kadar aralarında büyük farklar olduğuna dair itirazlar gelecekse de, hepsi aynı bilmeceye yanıt arıyor ve hepsi son kertede aydınlanma geleneğine ve devrimci tasarıya sahip çıkıyordu. Bu eksen 1970’lerde koptu. Sonra Zizek geldi. Zizek, bu eksenin sesi duyulan son üyesidir.

 

İkinci Eksen: Yapıbozumcu gelenek: II. Dünya Savaşı travması Avrupa entelektüel çevrelerinde şartlı refleksler ve ad-hoc siyaset kuramları doğurdu. Arendt, Rorty, Bauman, insan aklının insancıl siyaset üretebileceğine artık güvenilemeyeceği görüşüyle akılcılığı ve aydınlanmayı mahkum etti. Belirlenimciliğin ve pozitivizmin eleştirisiyle bu kampanya genişledi, dil felsefesi desteği ile yapıbozumculuğa ve postmodernizme uzadı, 80’lerden sonra neo-liberalizme eklemlendi.

 

İkinci eksen solda derin yarılmalar meydana getirdi. Ali Şimşek’in iddiasının (7/prgf1) tersine, Zizek’in bütün çalışması, ikinci kampa karşı birinci kampın felsefi silahlarını baştan kurmaktır. Bu uzun ve zor bir iştir: Birinci eksenin kopmasından bu yana yapıbozumcu gelenek bir nesil yetiştirmiş, bu insanlar bugünün neo-liberal; liberal-sol; anarşist-sol vb intelijensiyalarını oluşturmuş, ideolojik/simgesel evrenin köşebaşlarını tutmuş durumdadırlar.

 

Zizek yapıbozumun argümanlarını değil, sadece yöntemini – o da kısmen – kullanır: Yapıbozum, “büyük anlatıyı” (düzeni bütün olarak değiştirmeyi hedefleyen söylemleri) totolojiye sürükleyerek dağıtmayı ve riyakar (cynical) alaya almayı hedefler. Bu operasyonuyla, düzeni yeniden üreten bilinçdışı ideolojik pratikleri olumlar. Zizek ise “büyük anlatı” ile değil, ideolojik pratiklerle uğraşır. Zizek’in bu Althusser’ci alerjiyi yeniden sahiplenmesi onu yapıbozumcudan kesin olarak ayırır. Yapıbozumcuyla başa çıkmanın ilk kuralı, önce onun geldiği yere kadar gerilemeyi kabul etmektir, çünkü bir ideoloji olarak büyük anlatıyı zaten koruyamazsınız. Sonra onun durduğu yerde diyalektiği başlatmaktır. Zizek, yapıbozumcunun totolojik riyakar çıkmazında dolaylıca ve işgüzarca olumladığı görüngüyü (Lacan “gerçeklik”) arızalı bir Bütünlük (Hegel “Totality”) olarak ele alır ve arıza çıkaran unsurların (belirti; symptom) nasıl bir düşlemin (Lacan “fantasy”; Hegel “yadsıma”) türettiği keyif (enjoyment) güdümünde katlanılır hale geldiğini göstererek bu keyfin müstehcenliğini ortaya koyar. Böylece özneyi, düşlemini katetmeye (Lacan “traverser”; Hegel “kaldırma”) zorlar. Zizek’in atölyesi Althusser, alet çantası Lacan, yöntemi Hegel’dir. Felsefe dünyasında yapıbozumcu geleneğe karşı Zizek’ten daha etkili bir silah gelmemiştir.

 

Yukarıdaki açıklamalardan, ironi ve riyakarlığın (cynicism) karşı köşelere konması gerektiği de çıkar: Zizek ironiyi “kaldırma” için kullanır, yapıbozumcu ise spekülasyon (“kaldırma”) yapmadığı için riyakardır (cynical). Zizek’in olabilecek en riyakar hali olsa olsa Şimşek’in şikayet ettiği Dubai Oteli örneğidir.

 

Dolayısıyla Ali Şimşek’in iddiasının aksine (7/prgf1), Derrida Zizek’in tam karşı köşesinde durmaktadır. Zizek “ötekinin sesini ortaya çıkarmayı” değil, bilakis “İstisnayı”, “farkı”, özgünlük iddiasında olan her örneği birbirine kırıp, bunların “yer değiştirebilirliğini” gösterip, bunların yerine daha kapsayıcı evrensel normlar yerleştirmeyi önerir.

 

Yine Ali Şimşek’in iddiasının (7/prgf2) tersine, Zizek Lacan’cı Gerçeğin siyaset felsefesindeki yeri bakımından bir “imkansızlık kabulu” içinde değildir. Ayrıca ha bire kaçan, “Gerçek” değil, öznedir. Bilakis sözün bittiği, fantezinin katedildiği noktada ideolojik kilit açılmış, belli bir soruna dair tutarlı siyasi proje üretilebilir olmuştur. Lacancı kavramlar ancak belli bir sorun/belirti bağlamında çözümleme aracı olan kavramlardır.

 

Ali Şimşek Zizek’in Hegel gibi hayırlı son gösterdiğini (teleological) söylerken de yanılmaktadır. Yukarıda açıkladığım üzere Zizek sadece Hegel’in yöntemini benimsemiş olup Hegelci telosla ilgilenmemektedir ve bu noktaya Konferans’ta da değinmiştir (Part11/0053-0125): “Önümüzde büyük yol ayrımları var, bizden bağımsız kendi yolunda ilerleyen ve bizi daha iyi yerlere götürecek bir Tarih treni içinde bulunduğumuza inanmıyorum, durum çok farklı olasılıklara açıktır ve insanlar yapacakları ya da yapmayacaklarıyla büyük felaketlere ya da farklı sonuçlara yol açabilirler, komünizm tam da bu nedenle gereklidir”.

 

Suat Hayri Küçük’ün Zizek’in (Part6/0000-0115) resim örneğine dair yazdıkları (6/prgf3) tamamen hatalıdır: Suat Hayri Küçük, resim örneğinde Zizek’in Marksist bir metafor kullandığını sanmıştır, oysa tam tersine Zizek burada Dinci evren anlayışına dair bir metafor vermekte, bundan nefret ettiğini söyleyerek devamında bunu Marksist-Hegelci diyalektikteki “Arızalı “Bütünlük” kavrayışının karşısına koymaktadır (Part6 tamamı). Küçük, ayrıca “Marksist Bütünlük” kavramı hakkında kendi yanlış fikirlerini de, Zizek’i ters anlaması sayesinde açık etmiştir: Özellikle yapıbozumcuyla konuşurken bu hatanın üzerinde hassasiyetle durulmalıdır, çünkü yapıbozumcu gelenek, “Arızalı Bütünlük” ve “Uyumlu Bütünlük” ayrımını gözardı ederek, tüm bütünlüklü (holistic) düzen kavrayışlarını teolojik ve teleolojik (ya da Zizek’in belirttiği gibi “totaliter” Part5/0145-0225) oldukları gerekçesiyle reddetmektedir. Oysa teolojik “Uyumlu Bütünlük” kavrayışından Hegelci “Arızalı Bütünlük” kavrayışına geçiş, felsefe tarihinde Kartezyen Devrimden sonraki en büyük devrimdir.

 

Küçük’ün bu hatası çeviriden de kaynaklanmış olabilir. Acaba Sungur Savran Part6’da Zizek’in önemle üzerinde durduğu bu “Bütünlük” kavrayışları arasındaki farkı dinleyiciye aynen vermiş midir? Çünkü Zizek’in konuşmasındaki 70 dakikanın (Part5-Part11) belkemiği olan bu husustan Savran da yazısında hiç bahsetmemiştir (5).

 

Suat Hayri Küçük yine yanılgıyla Zizek’in “post ideolojik toplum kavramsallaştırması” yaptığını söylemektedir (6/prgf8). Ancak Zizek tam tersini yapmıştır: Zizek, postmodern cephenin ideolojilerin aşıldığı iddiasını reddeder, düzeni olumlayıcı egemen ideolojinin farklı bir formatta işlemeye devam ettiğini ve bu ideolojinin Küçük’ün özlemle aradığı devrimci ideolojiyi bastırdığını anlatmaktadır (Part8 sonu ve Part9).

 

Yardımcı olmak bakımından, Hegel geleneğine bağlı bir felsefeciyi okurken dikkat edilmesi gereken şu hususu not etmeliyim: Bu gelenekte eleştirilen doktrinin karşısına doğrudan ve görgül örnekler koyularak eleştiri (critics) yapılmaz. Doktrin, kendi kriterlerinin sonuna varıncaya kadar “ilerletilir”, onun kendi standartlarında varabileceği son nokta modellenir ve bu son noktada doktrinin kendi varsayımlarını/iddialarını karşılayamadığı gösterilir. Bu yönteme “içkin eleştiri” (critique; immanent critique) denir. Vicdani eleştirilere (moralistic critics) karşılık, “içkin eleştiri” (ethics) yöntemi böyle çalışır.

 

Part8 ve Part9’da görüleceği üzere Zizek, Londra vb isyanlardan verdiği örneklerle “ideolojilerin sonu” doktrinini varacağı son noktaya taşımakta ve modellemektedir. “İdeolojilerin sonu” doktrini her ne kadar 90’larda sınıf siyasetinin sona erdiğini, liberal piyasa ekonomisinin refahı yayacağını, daha eşit, demokratik bir dünya kuracağını ve tarihin sonuna varıldığını iddia etse de, bu varsayımlar kendi kriterleriyle bugün vardığı noktada çökmüştür. Londra ayaklanmaları bu varsayımların çöktüğüne bir model-örnektir: sınıf ideolojileri daha isabetli ve daha işlevli oldukları için değil, öncelikle 90’ların bu doktrinleri, kendileri arızalı oldukları için kendi varsayımlarını gerçekleştirememiştir.

 

Bu “ilerletme” yöntemine bir diğer örnek de, özgün kültürel değerlerin korunması şeklindeki “çokkültürcülük” (multiculturalism) hakkında verilebilir: Çokkültürcülük, ırkçılığı pekiştirerek keyif türettiği için çok tehlikelidir. Çünkü özgünlüğün övülme mantığı ile yerilme mantığı arasında bir fark yoktur (her an yer değiştirebilirler). Kimlik siyasetinin son noktasında aşırı sağ “hamburger yemektense kızarmak daha iyidir” (Part4/0423-0535) diyebilir ve kimlik siyasetinde kilitlenmiş solcuyla aynı kampa yazılabilir. Çokkültürcülük, çokuluslu sermaye düzeninin her an ırkçılığa, ayrımcılığa eğilebilen kültürel mantığıdır. Dolayısıyla solcular hamburger yemekten değil, folklorik değerleri yüceltmekten, etnik siyaset yapmaktan daha çok kaçınmalıdır. Laz fıkralarındaki gibi ırkçılığın son noktaya kadar “ilerletilmesi” de, asıl müstehcen dışlayıcı/ayrımcı ideolojik fantezileri dağıtmanın bir yoludur.

 

Prof Ali Akay (8/prgf3), gelişmekte olan ülkelerde psikanalize fazla ilgi gösterilmediği ve buralarda doğu tipi ruhani yaklaşımların daha popüler olduğu gerekçesiyle Zizek’in psikanaliz ile sanayi kapitalizmini ilişkilendiriyor olabileceğini iddia ediyor. Zizek’in “bazı yerlerde söylediğini” kaynak göstermeden beyan ettiği bu sözlerini, İstanbul Konferansı’nda psikanalize girmemiş olmasına bağlıyor: “genç üniversite öğrencileri psikanalize ilgi göstermeyebilirdi, bu nedenle psikanalizden çok politik ağırlıklı bir konuşma yaptı…” Zizek’in yakın bir takipçisi olarak bu sözleri nerede ne zaman söylediğini ben göremedim. Prof Akay gördüyse doğrudur, ancak referans vermesi gerekirdi. Prof Akay’ın referans vermeden beyan ettiği bu noktadan hareketle Zizek’in Konferans’ta daha çok ilgi toplamak için konuşmanın dozunu psikanalizden siyasete kaydırdığını iddia etmesi ise ciddiyete pek uygun değil.

 

Zizek’in son yıllarda psikanalizden çok siyaset konuştuğu doğrudur. Ancak bu Zizek’in değişmesi ya da psikanalizin popülerliğinin azalması nedeniyle Zizek’in konuyu kaydırması değil, Prof Akay’ın iddiasının tersine, bugün Zizek hakkında az çok fikri olan herkesin artık “psikanalizin politik olduğunu” öğrenmiş olmasındandır. Zira videolar izlendiğinde Part5 ve sonrasının bütünüyle Lacan’cı formül üzerine oturtulduğu, Part6/0840-0900’da da bu temel formülü beyan ettiği görülmektedir. Zizek’ten haberdar insanların artık psikanalizin politik işlevinden haberleri vardır. Bu nedenle Zizek’in 90’lardaki gibi hala Lacan’ı anlatmaya zaman ayırmasına gerek yoktur. Uygulama ve örnekler artık daha ilginçtir: Yukarıda belirttiğim gibi Lacan sadece alet çantasıdır, Zizek Marksisttir ve asıl çalışma alanı Althusser’ci ideolojik pratiklerin eleştirisidir. Yine bu bağlamda Prof Akay’ın psikanalizin düşüşüne dair tespiti isabetli, gerekçesi ise hatalıdır: Zizek’e göre (hatta Lacan için de) psikanaliz, psikolojiden çok sosyolojiye yakın olup Deleuze’ün iddiasının tersine düzen karşıtı bir eleştiri olarak formüle edilebilir.

 

Prof Akay’ın iddiasının tersine Zizek, Deleuze ile Lacan arasında “bir arabuluculuk işlevi” (8/prgf5) görme çabasında değildir. Zizek’in burada, tam da Deleuze’ün kendi terimiyle söylersek, asice bir cavlakilik (buggery) yaparak Deleuze’ün işe yarar tespit ve kavramlarını alet çantasına eklediğini düşünüyorum: Deleuze’ü bugün anlamlı kılacak olan “sanal gerçeklik” değil, “sanallığın gerçekliğidir”. “Sanal gerçeklik”, yapay ortamda gerçekliğin taklit edilmesini ifade ederken, “sanallığın gerçekliği” ise Lacan’cı “Gerçek” kavramına karşılık gelir ve gerçek etkiler ve sonuçlar doğurur: bir matematiksel fonksiyonu ve bunun görsel temsilini ele alalım: buradaki biçim tamamen sanaldır ve Gerçektir. Fonksiyonun görsel temsili ise onu hiçbir zaman tam olarak karşılayamaz. Görsel temsilde kullandığımız nokta, doğru, eğri, doğrunun sonsuza uzadığını göstermek için uçlarına koyduğumuz ok işaretleri ve bütün bunların oluşturduğu resim Simgeseldir. Benzer şekilde simgesel bir otorite de etkili olabilmek için tam olarak ortaya çıkmamalı, ebedi bir tehdit olarak sanal düzeyde kalmalıdır (Markus Gabriel, Slavoj Zizek, “Mythology, Madness and Laughter: Subjectivity in German Idealism”, Continuum, 2009, 109). Böylece Zizek (8/prgf6), sağcı-bireysel psikanalist Lacancı eksenin gözardı ettiği malzemeleri öne çıkarmış (“Gerçek”; “gerçeklik”), ayrıca Hegel’i de Deleuze ile “saf ayrım”-“halihazırdaki KURUCU kimlik” polemiğine sokarak Hegel’in teleolojisini ayıklayarak yöntemini öne çıkarmıştır. Prof Akay’ın beyanının aksine burada “arabuluculuk” değil “aracı olarak kullanma” vardır: Deleuze’un psikanalize uzak olması, bilakis Zizek’in tam da Deleuze’ün standardı üzerinde isabetli bir iş yaptığını gösterir. Çünkü felsefeci her zaman “açıklayıcı gücü” (explanatory power – Kuhn) daha yüksek kuramlar üretme peşindedir.

 

Bu noktada Zizek’in Deleuze’le polemik yaratarak ona sahip çıkması ile Batı dünyasındaki göçmen karşıtı aşırı sağ siyasetin yükselişi ve çokkültürcülüğün iflası üzerine söylediklerinin çakışmasına da dikkat çekilmelidir: Merkel, Le Pen vb siyasilerin göçmen karşıtı söylemleri, hem doğru hem de “paranoid” bir pozisyonda olabilirler (bir paranoidin gerekçeleri doğru olsa da bu onun paranoid olmadığını göstermez). Benzer şekilde OWS, Tahrir; Puerta del Sol; Londra hareketlerinde de “schizoid” bir pozisyon bulunabilir. Zizek, çokkültürcülüğün “schizoid” devrimci nüvenin içini boşalttığını (çünkü Deleuze’ü düzeltirsek, özne yeterli simgesel donanıma sahip değilse arzu üretken olmayabilir), bu boşluğu da “paranoid” pozisyonun doldurduğuna dair örnekler verir ve bu durumun paranoid-şizofren bir yabancı düşmanlığına dönüşme potansiyeli bulunduğuna işaret eder. Çözüm, hoşgörü söylemlerini bir yana bırakmak ve evrensel yasalara sahip çıkmaktır.

 

Kırıkkafa Çözümlemesi (Schizoanalysis) 1972’den bu yana devrimci sol siyasette etkili bir malzeme olmayı başaramamışken, şimdilerde çok tartışılan Google’ın yeni politikası ve “akışkan veri” (fluid/liquid data) üzerine dönen tartışmalar birilerinin (bilgi-sermayenin) benzer bir çözümlemeyi 40 yıl sonra ve küresel ölçekte yapmaya başladığını göstermiyor mu? Bu gelişmenin sunacağı kolaylıkların yanı sıra insanlığa nasıl tuzaklar hazırladığı da giderek daha çok tartışılacaktır. Bu bakımdan da Zizek’in Deleuze’ü bugün Hegel ile polemiğe sokarak sahneye çıkarması isabetlidir.

 

Prof Ali Akay’ın skolastik diyalektik iddiası da (8/prgf9) sorunlu olup Zizek’e isabet etmemektedir: Öncelikle Ali Şimşek’le aynı hataya düşmüştür: teleolojik (ve teolojik) olmayan bir Hegel’ci yöntem kullanılabilir. Prof Önay Sözer tam da bu kaygıyla “aufhebung” için “aşma” değil “kaldırma” karşılığını kullanır. “Kaldırma” Hegel’in anlatmak istediğine o kadar uygundur ki, eğer Hegel Türkçe bilseydi anadilindeki “aufhebung” yerine “kaldırma” sözcüğünü kullanırdı. Kısır zıtlık kaldırıldığında, nereye kaldırıldığı, daha iyi, daha yukarı, daha ileri vb olumlu yönde kaldırılıp kaldırılmadığı malum değildir. Unutulmak üzere arşive kaldırılmış olabileceği gibi üzerinde çalışılmak üzere masaya da kaldırılmış olabilir. Kaldırma hareketinde belirleyici olan, önceki zıtlaşmanın artık gündem dışı kalmış olmasıdır. Ancak bunun iyi ve amaçlanan (teleological) yönde olup olmayacağı özneye bağlıdır. Özne tam inisiyatif sahibidir. Zizek bu nedenle tarihte “amaçlanmadan ortaya çıkan” ilerici/gerici unsurların başka konjonktürlerde gerici/ilerici nitelik kazandığını söyler ve buna dair örnekler verir (Part3/0440-0505). Burada Deleuze’e Hegel aşısı yapmak için bir gerekçe daha bulabiliriz: kronolojik örneklerin değerlendirilmesinde kullandığımız mantık kartografiktir.

 

Sınıf analizi

Sungur Savran Zizek’in, “Arap Baharı’nı eğitimli, varlıklı, Zizek’e ‘ücretli burjuvazi’yi çağrıştıran orta sınıfın” yaptığını söylediğini, benzer şeklide Batı’da da“üniversite okuyan, dikkat ‘eğitimli’, dikkat ‘varlıklı’ orta sınıf çocuklarının artık proleter” olduklarını söylediğini iddia etmektedir (5/prgf13;14;15).

 

Zizek’in böyle ifadeler kullandığı iddiası gerçekdışıdır. Sungur Savran Zizek’in söylemediği sözleri söylemiş olduğunu iddia ederek buradan sonuçlar üretmektedir.

 

Zizek bilakis üniversite okuyan eğitimli gençlerin, çalışan proleteryadan bile daha çok yoksulluğa mahkum olduğunu, bu insanların işsiz kalacaklarına daha baştan kani olduklarını, düzenin bu insanlara iş yaratamaz noktaya geldiğini, Batı’daki bu kronik işsiz sınıf ile Pekin’de, Afrika kentlerinde “uygar” düzen dışında yaşayan milyonlar arasında bir kader birliği oluştuğunu, işsiz sınıfın proleteryanın bile gerisine düşerek kölelik sınırında gezindiğini ifade etmiştir. Zizek’in burada kesinlikle kullanmadığı “varlıklı” sözcüğünü Sungur Savran düpedüz kendisi yapıştırmıştır.

 

Ve haliyle Zizek bu sınıfı işsiz Proleterya ya da Yeni-Köle sınıfı olarak adlandırmaktadır. Bunun “Ücretli Burjuvazi” ile uzaktan yakından alakası yoktur. Video izlendiğinde bu husus apaçık görülebilir: İşsiz Proleterya ya da Yeni-Köle sınıfı Part6/0911-Part7/0900 arasında açıklanmakta, “Next thing…” diye ayırarak başladığı Part7/0900-Part8/0300 arasında ise “Ücretli Burjuvazi” kategorisi açıklanmaktadır.

 

Sungur Savran konferansın simultane çevirisini nasıl yapmıştır?! Bu hatalarını derhal düzeltmelidir. Zizek’i doğru anlamak için salona gelen ve onu dinleyen yüzlerce insana karşı sorumludur. Simültane çevirinin ses kaydı alınmış mıdır? Eğer alındıysa bu kaydın video ile karşılaştırılması çok yararlı olacaktır. Ya video Savran’ın ses kaydıyla tutmayacaktır ya da Savran’ın ses kaydı Savran’ın yazısıyla tutmayacaktır.

 

Sungur Savran Zizek’in “proletaryanın yüksek ücretli katmanlarını ‘ücretli burjuvazi’ ile bütünleştirdiğini” iddia etmiştir (5/prgf16). Bunun da doğru olmadığı, Zizek’in böyle bir şey söylemediği, videoda Part7 sonu ve Part8 izlendiğinde görülecektir. Zizek bilakis bu iki sınıfı birbirinden kesin olarak ayırmak için bu kategoriyi önermiştir. Zizek bu ayrımı tam da Marksist bir kaygıyla yapmaktadır: amaç, neo-liberal söylemdeki “orta sınıf” kavramını ortadan kaldırarak, bu sınıfı marksist anlamda sınıf çelişkileri formülüne dahil etmektir. Ergin Yıldızoğlu’nun 2011 yazılarında vurguladığı “kendi işini programlayan” (self-programming) proleterya; “duygulanımsal” (affective) proleterya gibi yeni kategorilerle “ücretli burjuvazi” kategorisi ilk bakışta çakışıyor gibi görünse de, Zizek’in belirttiği gibi bildik anlamdaki “burjuvanın” giderek belirsizleştiği de kuramsal bir sorun olarak ortadadır. Burjuvanın bu belirsizleşme sürecinin sömürü ilişkilerini de giderek ortadan kaldırdığı yönündeki sağcı iddialara karşı sol kuramın sağlam argümanlar üretmesi gerekir. Zizek bu nedenle konuşmasında “ücretli burjuva” kavramını önermiş, sorunları ortaya koymuş ve bu konuda daha çok çalışma yapmak gerektiğini de not etmiştir: ücret farkı belirgindir ancak felsefi açıdan sadece ücret farkının sınıf ayrımını belirleyemeyeceği ortadadır. Zizek bu nedenle “yazılı olmayan toplumsal uzlaşılardan” (Part8/0055-0105) sözeder. Kategoriyi daha sağlıklı tanımlayabilmek için nicel değil nitel bir kriter belirlemek gerektiği doğrudur. Zizek’in üzerinde durduğu “ayrıcalıklar”; kategorinin Çin kapitalizmi ile mükemmel uyuştuğu tespiti ve “yazılı olmayan uzlaşılar” kavramından hareketle, ben şöyle bir nitel tanımlama önerebilirim: klasik anlamda burjuva hem sermaye sahibidir, hem de ücretli emeğin çalışmasını örgütler: yani iki işi birlikte yapar: yatırım ve yönetim. Sermaye yoğunlaşmasıyla düzenin krize girmesi ve Finansallaşmanın başlamasıyla bu iki iş birbirinden kopar: yatırımcılar ile yöneticiler, burjuva sınıfının iki farklı fraksiyonu haline gelirler. Karlılığı gözeterek işleri yürütmekle sorumlu yöneticiler “ücretli burjuva” sınıftır ve “kendi işini programlayan” ve “duygulanımsal” proleteryadan bu yönleriyle kesin olarak ayrılırlar.

 

Ayrım kesindir, ama tabii ki belli bir soyutlama düzeyinde geçerlidir. Örneğin, bir şirkette “insan kaynakları” görevini yürüten psikolog arkadaşımın işe alımlarda uyguladığı psikoteknik testlerini etik açıdan sorgulamıştım, zira deneysel psikoloji verilerinin her ne şekilde olursa olsun deneklerin aleyhine kullanılması bilimsel etiğe aykırıdır. İşe alınma koşulu olarak testleri yanıtlayan ve kişilik özelliklerini açık etmeye zorlanan adaylar hiç beklemedikleri bir nedenle reddedilebilirler: ödüle koşul olarak istenen veri, ödüle sahip olmayı engelleyebilir. Psikolog arkadaş bu eleştiriye önce bir “duygulanımsal” proleter (affective laborer) kimliği ile yanıt vermişti: “Biz kimin hangi işe uygun olduğunu tespit ediyoruz, bu çalışana da hizmettir”. “Tabii öyledir, ama herkese iş varsa…” diye hatırlattığımda da saadede gelip “haklısın, ama çalıştığım yer özel şirket ve herkese iş bulmak zorunda değil” diye yanıt verdi ve yaptığı işte etik sorun bulunduğunu dolaylı olarak kabul etti. İşte ikinci yanıt tam da “ücretli burjuva” kimliği ile verilmiş bir yanıttı ve baskın çıkan bu kimlik, pratik olarak işleyen ideolojinin dayattığı kimlikti.

 

Örnekler çoğaltılabilir. Sungur Savran’ın (5/prgf14;15) burada görmesi gereken husus, “ücretli burjuva” – “yüksek gelirli proleterya” ayrımın da çok kesin olarak ortaya konabileceğidir. Ayrım tabii ki kuramsaldır ve soyutlama düzeyindedir. Zizek de felsefeci olduğu için işi kavram önermek ve kuram üretmektir. “Ücretli Burjuva” kategorisi de günümüz dünyasını anlamak için işlevsel olabilir.

 

“Çok iyi Biliyorum, ama yine de…”

Zizek yine de insaflı davrandı. Önceki ziyaretlerinden farklı olarak güncel siyasete ağırlık verdiği son Konferansta bir de Lacan’cı ideoloji eleştirisi yapsaydı, gittikten sonra onu rahatça topa tutanlar daha kürsüdeyken onu linç etmeye kalkabilirlerdi (gerçi o bundan keyif alırdı diye düşünüyorum). Ben bu riski göze alarak önce Zizekçi formüle bağlanan birkaç örnek vereceğim, sonra yazımın başında sorduğum soruya – “Zizek neden bu kez özellikle siyasal etnik sol basının şimşeklerini üzerine çekti?” sorusuna – bu formüle göre yanıt önereceğim.

 

Part6/0840-0900’da Zizek sadece temel formülü verdi: “Ne yaptığımı çok iyi biliyorum, ama bilmiyormuş gibi yapmaya devam ediyorum”. İdeolojinin bu çağdaş fomülü bugün solcular için paha biçilmez öneme sahiptir. Bugün sol siyasetin sorunu bir bilinçlenme ve nasıl sömürüldüğünü, düzenin adaletsizliğini anlama ve ha bire anlatma sorunu değildir. Örgütlenme sorununu da böyle bir “bilinçlenme” doktrinine bağlayamazsınız. Daha önce de dediğim gibi işler eğer bu kadar basit olsaydı, dünya çoktan sömürenlerin başına yıkılırdı. Şimdi birilerinin çıkıp “Tabii o kadar basit değil, basit olan teoridir, mesele praxis, 11. Tez…” vs. dediğini duyar gibiyim. Ne var ki bu itirazı yapanlar tam da Zizek’in formülüne işaret ediyorlar: biliyorsun, ama olmuyor işte. Çünkü “bilmek” ve “yapmak” arasındaki geçişte, yani kuramda sorun var. Zizek bu nedenle bir süre için 11.Tez’i tersine çevirmeyi, yaşanan onca siyasal travmadan sonra şimdilik kuramı geliştirmeyi öneriyor. Sungur Savran’ın yine yanılgıyla (5/prgf17) ifade ettiğinin tersine, Zizek “kitlelerin bir partide örgütlü olmamasını” ve “nasıl bir program sorusuna cevap verememesini”, öncelikle iktidarın vicdani söyleminden (Clinton örneği vb) kurtularak kendi etik eleştirel (felsefi-teorik) dillerini yaratamamış olmalarıyla açıklıyor ve bu nedenle iktidarın dilini konuşmaktansa susmak, mesafeyi korumak ve düşünmek daha doğrudur diyor.

 

1. Örnek: Geçenlerde Hollanda’da Mitsubishi’nin fabrikasının kapanacağı ve işini kaybedecek 1500 çalışanın seslerini duyurmak için 24 saatliğine greve gittikleri haberi çıktı. Seslerini Türkiye’ye kadar, hatta daha da uzaklara duyurduklarına hiç kuşku yok. Kuşkusuz bizzat o işçiler ve onların sesini duyan milyonlarca insan –Savran istisna olabilir– Zizek’in Part6-7-8’de işaret ettiği gibi günümüzde işsizliğin vardığı durumu ve grev silahının artık işlevini kaybettiğini farkındaydılar. Zaten Zizek örnek verirken kimsenin bilmediği olguları beyan etme iddiasında değildir, hatta en bilinen (ya da “yer değiştirebilir”) örnekleri seçmeyi tercih eder. Çünkü ideoloji eleştirisini “bilinmeyenler” üzerinden değil, tam tersine “bilinenler” üzerinden formüle eder.

 

2. Örnek: 2010 Nisan Ayı başlarında her yıl olduğu gibi Konfederasyon Başkanlarından oluşan bir heyetin 13 Nisan 2010’da İstanbul Valisi ile görüşmesi ve 1 Mayıs’ın Taksim Meydanı’nda kutlanması için her yıl yapılan başvurunun tekrarlanması planlandı. Her yıl tekrarlanan bu “başvuru-red-Olaylı 1 Mayıs” ritüeli, 33 yıl sonra ilk kez sürprizle karşılaştı: Görüşme günü izin de çıktı. Bu sürpriz her ne kadar Başvuru heyeti ve onları takip edenlerde büyük sevinç yaratmış olsa da, bir kesim “delifişek” kanaat önderlerinde ilk anda bir şaşkınlık, keyifsizlik ve suskunluk, sonra altlarından kayan isyan zeminini tekrar restore etme çabasıyla söylenen “Söke söke aldık!”, “İşçi sınıfının zaferi!” gibi sloganlar duyuldu. Tabii ki keyifli fantezi, 33 yıldır bilinçlenen ve sayıları katlanarak sokaklara inen kitlelerin karşısında artık güvenlik güçlerinin duramadığı ve çaresizce Meydan’a girişleri açtığı bir senaryoydu. Fanteziyi ayakta tutan içi boş arzu nesnesini (Taksim Meydanı’nı) bir anda önünde görenlerin romantik devrimci keyifleri kaçmış, bunun yerine yine 33 yıldır ilk kez “bayram havasında” ve “coşkuyla”, yani folklorik eğlencelerin ön plana geçtiği bir kutlama yapılmıştı. Eğri oturup doğru konuşursak Taksim’de 1 Mayıs’a izin çıkması tüm dünya nezdinde Hükümetin hanesine yazılmış bir puandı ve o “delifişek” kanaat önderlerinin verdiği bu tepkilerle kıyaslandığında 8-0 İngiltere maçından sonraki “Yenildik ama Ezilmedik!” manşetleri bile daha dürüsttü. Bu fantezi kırılması, Meydan’da toplanan yüzbinlerce insanın gerçek sorunlarına dair Hükümeti eleştiren beyan ve taleplerini gazetelerde gözlerin hızlıca atladığı sıkıcı satırlar haline getirdi.

 

80 sonrası Türkiye’de Sol siyasetin trajedisine buna benzer sayısız örnek verilebilir. Neo-Liberal dünyada ideoloji “Ne Yaptığımı Biliyorum, ama Yine de…” formülü ile çalışmaktadır. Aynı formül hem egemenler hem ezilenler için “iktidarın ideolojisi” olarak çalışır. Zizek’in felsefesinde bu nedenle Lacan’cı psikanaliz bir süs, eklenti değil, merkezi unsurdur. Frankfurt Okulu’ndan bu yana ideoloji sorununa dair en yetkin formülleri Zizek üretmiştir. Savran bu nedenle yazısının sonunda itiraf ettiği gibi psikanaliz “paralamaktan” çekinmemeli, bilakis bu alana odaklanmalıdır.

 

3. Örnek: Başta sorduğum soruya aynı formüle göre şöyle bir yanıt önereceğim: Zizek’in ağırlıklı olarak siyasal etnik sol intelijensiya tarafından topa tutulmasının nedeni, Zizek’in Kürtlere özerklik verilmesi gerektiğini söylemesi ve bugüne kadar özerklik verilmemiş olmasını da Türkiye’nin Avrupa tipi Ulus Devlet refleksi ile açıklamış olması olamaz mı (Part3/0540-0627)? Ayrıca yergi yazılarında konferansın sonunda sorulan tek soruya ve Zizek’in buna verdiği yanıta da (Part12) asla değinilmemiş. Demek ki burada da rahatsız edici bir şeyler var: Zizek “Her etnik ulus kimlik, onun bir başkası tarafından nasıl görülmek istediği üzerinden kurulur” açıklamasını yapıyor. Kendi başına kurulu, yani “özgün” bir etnik kimlik yoktur, ama her etnisite özgün olma iddiasındadır. Eğer Türkiye gerçekten etnik ve dinsel kimliklerin üzerinde bir yurttaş kimliği kurabilmiş ise, özerklik verilmesi ile Kürt kimliği kurulumunda gerekli unsur olan “başkası” ortadan kalktığı için Kürt kimliği de “içerilerek erime/çözülme” (“absolvere”) yoluyla ortadan “kalkacaktı”. Zizek’in “nefret etmek için seveceğiniz adam” deyişi bu durumu tanımlar: Kürt’ün Türk’e ihtiyacı vardır ve bu ihtiyaç naifçe söylenen “kardeşlik”, “halkların kardeşliği” vs için değil, bilakis ve bizzat Kürt kimliğinin kurulumu içindir.

 

Dolayısıyla özerklik verilmesi (arzu nesnesinin Taksim Meydanı gibi hazır bulunması) Kürt kimliğinin “Gerçek” kabusu iken, özerklik verilmemesi ise Avrupa tipi “Türk” etnik ulusçu refleksinin çalıştırdığı Kürtçü fantezidir. Aynı şekilde Türkiye’nin Arap dünyasına model olabilmesi de – tıpkı geçmişte Avrupa’nın evrensel değerleriyle model olduğu gibi – ancak Türk (etnik)-Sunni (dini) kimliklerin aşılması ile mümkün değil mi? Türkiye’nin çevresine model olabilmesi için Zizek’in gösterdiği bu formülün, ABD’nin Türkiye’ye çizdiği yörünge ile tam zıt olduğunu Sungur Savran göremiyor mu? Savran bir yandan (5/prgf5;6) Zizek’in sözlerini cımbızlayarak “Kürtlerin Türkiye ile birleşmesini önerdiğini”; bunun “saçma olduğunu”; “Araplara ve Kürtlere, Türkiye’nin bölgedeki üstün rolünü ve bu sayede ABD’nin bölgeyi evcilleştirmesini kabul etmelerini” önerdiğini söylerken, Zizek’in özerklik verilmesi ve etnik-dini kimliklerin bir yana bırakılması ile ilgili söylediklerini neden gözden kaçırıyor?

 

Çünkü Zizek, etnik siyasetin arzu nesnesini çırılçıplak ortaya koyarak Kürt mücadelesinin yegane referansı (Büyük Öteki) olan Avrupai Etnik Ulus Devlet modelindeki uygarlık cazibesini dağıtıyor. Zizek eğer bir yapıbozumcu olsaydı ideolojik özneyi fantezisi ile yüzleşmeye zorlamaz, eleştirisini sadece uygarlık modelini çözmekle sınırlar, böylece ideolojik özneye “riyakar” bir çıkış yolu bırakırdı: “Herkes yapmış, biz neden yapmayalım?”. Aslında “boş” olduğu bilinen ama bilmezden gelinen nesne ile yüzleştirme söylemi geri restore etme şansı tanımadığı için, yazarların konuşmanın bu noktalarını atlamaları etnik siyasetin simgesel tutarlığını korumak için kaçınılmaz oluyor.

 

Suat Hayri Küçük’ün (6/prgf5) – kendi farkında olmasa da – “müstehcenlik” konusunda Zizek’le aynı fikirde olduğu belirtilmelidir: Küçük, vicdani tepkiden etik çözümlemeye geçmediği için, müstehcenliği sadece zenginliğin paylaşıldığına dair egemen sınıf fantezisi olarak tanımlıyor. Zizek’e göre ise bu tespit tabii ki doğrudur, ancak genel formüle dair verilebilecek örneklerden sadece biridir. Müstehcenlik her ideoloji için formülde yeri olan bir kavramdır ve temelde keyif üreten ideolojik fantezi açığa vurulduğunda ortaya çıkan rahatsızlıktır: grev silahının işlevini kaybettiğini bile bile kullanan Hollandalı sendikaların; Taksim hediyesini bedava önlerinde bulan “delifişek” solcu kanaat önderlerinin; özerklik ve diğer romantik taleplerinin onlara hediye edilmesi gerektiğini söyleyen filozofun yarattığı rahatsızlıklar; platonik erkeğin önünde aşık olduğu kadının soyunarak “al bak meme, bunu mu istiyorsun?” demesi gibi “müstehcendir”. Suat Hayri Küçük’ün burada görmesi gereken, “müstehcen” kavramının sol siyasetin restorasyonu için çok işlevli bir kavram olabileceğidir.

 

Son olarak Zizek’i topa tutan yazılardaki (5;6;7;8;9) ortak semptomlardan en naif olanına dikkat çekmek istiyorum:

 

“yaş aralığı 20-24 olan genç izleyici kitlesi; kimse kusura bakmasın, Marksiz-Leninizm öyle her isteyenin ağzında geveleyebileceği bir sakız değil (7); ağzına kadar öğrenciyle dolu, merdivenleri, arka boşlukları, kapı önlerini, holleri dolduran öğrenciler onu nefes almadan dinledi(5), burjuva salonların çok satar meta-marka-moda imgesi, felsefe kalıntısı Zizek’in gösterisi; aurası; seyircilerin boyun eğmesi, teslimiyeti, iman aşkı (6); genç üniversite öğrencilerinin güçlü politik hissi [-nin sömürülmesi?]…(8)

 

Eğer Zizek canla başla göstermeye çalıştıkları gibi kifayetsiz tezler üreten bir felsefeciyse, gençlerin Zizek’e ilgisinden bu “Ağabeyler” neden bu kadar rahatsız olmuşlar acaba? “20-24 yaşında saf, ayartılmaya açık bu pırıl pırıl gençleri” aydınlatma misyonu üstlenmiş bu “Ağabeylerin” hezeyanları, kendi feodal-komünist fantezilerinden türettikleri keyfin müstehcenliği değil mi?

 

 

İstanbul, 9 Mart 2012

engin_kurtay@yahoo.com

 

Yat limanı ve migros ve kazıklı yol

Arnavutköy'ün eski hali
Arnavutköy'ün yeni hali

Ayvalık Belediyesi, Ayvalık Halkı’na değil Koç ve Sabancı Holdinglere çalışıyor ya. İşe bir örnek daha. Yat Limanı ve Migros önündeki bölge tekrar “düzenlendi“. Bozuk olan ne düzeldidiye bakıldığında değişen tek şeyin kesilen ağaçlar olduğu görüldü. Yani ağaçlar bozuyormuş manzarayı. Şimdi beton yığınlarıyla, otomobillerle Koç Holding ve Ayvalık Belediyesi; mutlu, mesuttur herhalde :)

BU FOTOYU SAKLAYIN BURASI YOK EDİLECEK

Hoş Ayvalık Belediyesi ağaç deyince nedense sadece palmiyeleri biliyor. Dünyası bu kadar sanırım. Ilıman iklimde yaşıyoruz ve bazı tropik ağaçlar dışında her ağaç yetiştirilebilecekken belediyemizin aklına bu geliyor. Bu çirkin dikey çıkıntılar sayın Başkan’ı rahatsız etmiyor anlaşılan.

Ayvalık’ta neden ayva dikilmez? Ya da iğde, çınar, meşe, kiraz, armut ya da turunç. Çünkü Belediyeyi yönetenlerin dünyasında böyle bir zenginlik, birikim ve sevgi yoktur da ondan.

Son olarak Kaymakamlık sahile kazıklı yol yapmak istiyormuş. Arnavutköy’de yapılmıştı.  Bu facia hakkında konuşmaya gerek yok, fotolara bakmak nasıl bir faciaya sebebiyet verildiğini gösteriyor. Yol yakınken herkes bunu durdurmak için elinden geleni yapmalı.

Buraya murhum Köksal Durukan’ın bu konudaki bir yazısını koyuyorum tıklayınız.

 

Ayvalık Emlak Servisi’nin sorumsuzluğu

SSK emeklisi bir kişinin  üzerine 220 TL emlak vergisi borcu olduğunu tesadüfen öğrendim. 2006 yılında çıkan bir yasayla bütün emeklilerin muafiyet için tekrar başvurması gerekiyormuş. Bu konuda bize bilgi vermedikleri için o zamandan bu yana olan bütün borcun ödemesi istendi. Biz de bir güzel ödedik. Bu konuda bize bir yazı bile gelmedi.

Ayvalık Uluslararası Film Festivali’ne nasıl film seçtim?

Sevgili arkadaşlarım Nail ve Turgut’un çağrısıyla Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nde  yarışacak, gösterilecek; yerli, yabancı; belgesel ve kurmaca filmleri belirlemek üzere bir araya geldik.

Festival, Ayvalık Sanat Derneği tarafından düzenleniyor.  Değişik kategorilerde kimisi 1 saatten uzun kimisi 45 saniye uzunluğunda 350 civarında film seyrettik.

Diğer gözlem ve düşüncelerimi bir yana, büyük bir Kürt aydınlanmasının varlığından bahsedebilirim. Kürtler yalnızca kendi meselelerini anlatan belgesel ve kurmaca filmler yaptıkları gibi, evrensel temalı eserler de meydana getirmişler. Türk sineması ise birkaç olumlu örnek haricinde kendini tekrar eden, bırakın temel dünya ve ülke  meseleleriyle ilgilenmeyi, basit konuları bile anlatmayı beceremeyen “şeyler” yapmışlar. Bu açıdan daha başvuru anında emek verenle emek vermeyen arasındaki fark ortaya çıkıyor.

Öte yandan dünya sineması da benzer durumda. ABD, İngiltere, Fransa, Almanya gibi -herhalde- film endüstrisini tam olarak elinde tutan ülkelerden birkaç iyi film dışında çalışma bile yok. Avustralya ve  Yeni Zelanda’dan filmi yok.  Güney Amerika’dan katılım yetersiz.  Koskoca Afrika’dan bir Mısır bir de Zambiya filmi var. İspanyol, İtalyan, eski Sovyet Ülkeleri (Litvanya’dan Kırgızistan’a kadar), Polonya, Tayvan filmleri beni çok etkiledi. Sinema dilinin bu denli gelişmiş olması, gerek belgesellerde, gerekse kurmacalarda yarattıkları dünya; söylenecek sözü olanların bir biçimde bunu ifade edebildiklerini gösteriyor. Burada festivalin ilk olması ve olanaklarının sınırlı olması nedeniyle yeterli sayı ve çeşitte yapıtın yollanamadığı gerçeğini de kabul etmeliyiz.

Bahsi geçen tüm filmler ele alındığında; hayat ve ölüm, doğa ve insan; toplum, sınıf ve sömürü ilişkileri; kadın-erkek ilişkileri; insanın kendisini ifade ve var etme biçimleri; bunların ötesinde yabancılaşma, insanın kendine, topluma, doğaya, kendi yaptıklarına yabancılaşması; ana eksenlerinde, birbiriyle çelişen, örtüşen; bazen de derdini iyi anlatamadığı, belki de anlatmak istmediği için eksik ya da yanlış bulabileceğimiz filmler. Tümü insanlık halleri.

Dünya ve insan neyse, hissettiklerimiz de odur. Sinema daha başka neyi dile getirebilir ki ?