hasan tarafından yazılmış tüm yazılar

Devrimciliğin yabancılaştırılması

Geçenlerde yaşlı bir gazeteciyle konuşuyorduk. Kendisini sosyalist olarak görüyor. CHP’ye destek verilmesi gerektiğini düşünüyor. CHP’nin geçmişte yükseliş yaşadığını ve bu yükselişle sosyalist solun önünü açtığını söylüyor. Bu yanlış düşüncelerini kendisinin sığlığına verdim geçtim. Bununla birlikte Koray Çalışkan’ın özellikle son bir yıldır sosyalistleri CHP’ye çağırması üzerine bazı aklı başında insanların da aynı yanılgıyı taşıdıkları hissi uyandı bende. ÖDP içindeki (en) son ayrışmada, Mahmut Memduh Uyan ve arkadaşları; son genel seçimlere ÖDP’nin katılamamasını teknik bir sorun olmadığını, bilerek böyle bir “hata” yapıldığını ve dolaylı olarak CHP’ye destek verildiğini ifade etmişlerdi.

Yine Gökhan Günaydın (Eski ZMO Genel Başkanı) gibi en takdir ettiğim bilim insanlarından birisinin CHP yönetiminde yer alması da bir yere not edilmesi gereken bir durum.

Son dönemde  İdris Küçükömer’in, Düzenin Yabancılaşması adlı kitabına değinerek Taraf Gazetesi, eski bazı sosyalistler ve hemen tüm islamcı çevreler Türkiye’deki sosyalistlerin toplumu anlayamadıklarını, toplumun değerlerine tümüyle yabancı olduklarını, muhafazakar kesimlerin zannedilenin aksine statüko karşıtı oldukları için, solcu;  ilerici olarak görünenlerinse statüko yanlısı oldukları için sağcı, oldukları söylenir oldu. Bu konuda en çok kalem oynatanlardan birisi de medyatik isimlerden Ruşen Çakır.

Bu güncel tartışmanın arkasında gerek Türkiye gerekse dünya tarihini farklı bilme veya algılama sorunu yatmaktadır. Ya da bugünün siyasi ihtiyaçları için geçmişi “ihtiyaca göre” eğip bükme hokkabazlığı.

Türkiye sol/sosyalist hareketi 1968’de başlamıştır. Bu gerçek kabul edilmelidir. Daha önceki TKP ve TİP (vs)  yapıların bazı tekil katkıları dışında örgütlü, kitlesel ve topluma damga vurucu bir nitelikleri yoktur. Bu nendenle 1968 öncesi sosyalist akımların nitelikleri ile ilgili birşeyler söylemek bugüne ilişkin anlamlı bir sonuç ifade etmez. Olsa olsa Vedat Türkali’nin yazdığı türden bazı romantik kitaplar yazılabilir.

Kitlesel, toplumsal ve tarihe damga vurur anlamda, yani gerçek anlamda sosyalist hareket 1968’de başlamıştır. Bunların en başat olanı THKP-C hareketidir. Bunun da en kitlesel, militan vs. devamcısı da Devrimci Yol siyasi hareketidir. (Burada devrim mücadelesine katkı sunan tüm devrimci hareketleri ihmal etmediğimi, ama güncel tartışmayı daha sade bir zeminde sürdürmek için buna mecbur kaldığımı ifade etmeliyim.)

Şimdi neyi tartışacağız?

Toplumun değerlerini anlayamayanlar, statükocu olan, darbeci olan  THKP-C ve Devrimci Yol mudur? Bu soruya “evet” diye cevap verebilecekler var mıdır?

Kızıldere Katliamı statükoculara karşı mı yapılmıştır? Buna evet diyenin tarihsel çözümleme yeteneği var mıdır?

THKP-C hareketi var olmasaydı Bülent Ecevit solun birikimlerinin “devrimci bir yola” gitmesini engellemek için meydanlara çıkıp “Ak Günlere”, “Ne ezilen ne ezen insanca hakça bir düzen”, “toprak işleyenin su kullananın” türünden sloganlarla %40’a varan bir oy alabilir miydi?

Faşist, gerici örgütlenmeyi, köy,kasaba ve gecekondu mahallelerinde göğüs göğüse mücadeleyle kıran Devrimci Yol siyasi hareketi var olmasaydı, CHP’li hokkabazlar o sokaklarda dolaşıp “sol adına” oy devşirebilirler miydi?

1989 ve sonrasındaki özellikle yerel seçimlerde RP/FP geleneği Karadeniz’deki çalışmalarında Fatsa’yı örnek göstermeleri toplumun hangi değerini kimin nasıl algıladığını daha iyi göstermiyor mu?

Devrimciler toplumun hangi değerlerine yabancıdır? Değer olarak kabul edilen şey nedir? Kölelikse, boyun eğmekse biz öyle bir değer tanımıyoruz. O manada toplumun değerlerine karşıyız. Ama paylaşmak, dayanışmaksa değer dediğiniz biz onların yanındayız.

Bir yandan solu ve sosyalistleri, CHP’li hokkabazlar üzerinden eleştirme, mahkum etme rahatlığı, diğer yandan “solun önünün açılması için” sosyalistleri CHP’ye çağırma salaklığı ?

Bunların ortak bir yönleri varsa Türkiye’de gerçek bir sosyalist hareketin tekrar inşa edilmesinin engellenmesidir sanırım.

 

 

 

 

Ortadoğu devrimci çemberi

Ahmet Davutoğlu, Gazze’de ölen çocuklar için gözyaşı döküyor. Görüntüler Tvlerden bilgisayar ekranlarından akıp gidiyor.

Eğer Davutoğlu 1 Mayıs 77’de, Kahramanmaraş katliamında, Sivas katliamında, Roboski’de ölenler için aynı tavrı gösterebilseydi döktüğü gözyaşlarına inanabilirdik.

“Küçük Enver” bir misyon adamı olarak gitti Gazze’ye büyük emperyal planların küçük bir parçası olma hayaliyle gitti. Mümkün değil elbet, Enver Paşa trajediydi “Küçük Enver” komedi olacak.

Bir kez daha Arapları, Kürtleri, Türkleri ve her millet ve dinden bütün ortadoğu halklarını bir araya getiren devrimci bir projenin ne kadar anlamlı olduğu görülüyor.

Ortadoğu’da barışı, kardeşliği yaratabilecek devrimci bir proje.

Adı ne olursa olsun bir zamanlar söylendiği gibi “Ortadoğu devrimci çemberi” de olabilir, başka bir şey de.

Bölgede barışı savunmak, küresel kapitalist hegemonyanın sona erdirilmesiyle mümkün.

Her güç kendi suni dengesini kırıyor

Kürt Ulusal Hareketi son 30 yıldır mücadeleyle ve özellikle son dönemdeki eylemleriyle suni dengeyi kırdı. Devletin ve şu anki iktidar olan AKP’nin “yenilebilir” olduğunu gösterdi. Korku duvarları aşıldı.

Dün 29 Ekim gösterileride neo-nazilerle, bazı kemalist ve sosyal demokrat gruplar da polis barikatlarını yıkarak kendi suni dengelerini yıktılar. AKP iktidarının “yenilmez” görüntüsü bu cenahta da ağır yara aldı.

Emekçiler, işçiler, köylüler açısından ise suni denge devam ediyor. Yıkılabilseydi 4+4+4 eyleminde, sendika yasasında yıkabilrdik bu duvarı. HES mücadelelerinde, taşeronlaştırmaya karşı mücadelede, kentsel dönüşüme karşı direnişte yıkabilirdik.

Bugün yıkamamamız yarın yıkamayacağımız anlamına gelmez.

Yönetenler eskisi gibi yönetemiyor, yönetilenler eskisi gibi yönetilmek istemiyor.

Devrimci bir örgüt yok ortada.

Bu yüzden neo-nazilerin iktidarı ya da bir iç savaş kapımızı çalıyor.

AKP’nin alternatifi Osman Pamukoğlu

AKP, ANAP’la başlayan bir dönemin sonunu getiren bir uygulayıcı olarak işbaşına getirilmişti. Toplumun muhafazakarlaştırılması, her türlü muhalefetin ezilmesi, ülkenin iktisadi, siyasi ve askeri olarak küresel kapitalizmin son haline uygun hale getirilmesi süreci artık tamamlanmış görünüyor.

Ülkenin yeniden şekillendirilmesi sırasında birçok unsur ya yok edildi ya da yeni döneme uygun hale getirildi. CHP ve MHP bu sürece daha uygun hale getirildiler. Rejimin Kürt meselesini çözecek takatinin bulunmadığı her denemesinde bu meseleyi çözmeden bir yana fırlatmasından anlaşılıyor.

Geçenlerde Fikret Başkaya, Mao’dan bir alıntı yapmıştı “Emperyalistler taşıyamayacakları kadar büyük bir taşı kaldırıyor ve onu kendi ayaklarına düşürüyorlar”.

Küresel kapitalist sistem Orta Doğu’da tam da öyle bir görüntü sergiliyor.

Irak’ta, ABD aslında tahammül edilebilir bir diktatörlük olan Saddam’ı devirdi ama yerine istediği gibi bir rejim kurabildiği kuşkulu.

Arap ayaklanmaları neo-liberal politikaların sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Emperyalizm meydana gelen devrimlerin içeriğini boşaltarak kendi kulvarına soktu. Bu yeni rejimler daha seneleri dolmadan Mısır ve Tunus’ta olduğu gibi yıpranmaya başladılar. Tarihin kuralıdır, toplumsal bir kabarışı geçici bir süre engelleyebilir, çarpıtabilirsiniz ama asla engelleyemezsiniz.  Yeni olan her şey hızla eskiyor.

Türkiye’deki AKP iktidarının varlığını sürdürmesi için toplumu ikna edebilecek  ekonomi dışında hedeflere ihtiyacı var. 2023, 2071 türü zırvalar buradan çıkıyor. Şu an için ekonomiyi özelleştirmeler, 2b, hesler, kentsel dönüşüm yağması türü geçici önlemlerle ayakta tutabilir. Bütün bunlar geçici çözümlerdir. AKP rejiminin savaşa ihtiyacı var. Kürt meselesinin yarattığı militarizasyon yetmezmiş gibi bir de Suriye’de savaş çığırtkanlığı yapması işte bundan : AKP ayakta durmak için savaş istiyor. Savaş politikalarını aralarındaki en “İttihatçı” olan Ahmet Davutoğlu yönetiyor. Malum, “Sarıkamış’ta 90 bin şehit verdik, gerekirse 900 bin daha veririz” demişti.

AKP’nin ne ideolojik ne de örgütsel cephaneliği böyle bir krizi ayakta atlatmasına uygun değil. CHP’nin de kısa vadede bir alternatif olabilme olasılığı görünmüyor.

MHP kendi seçmeni karşısında bile güven kaybetti, kaybetmeye devam ediyor.

Bu minvalde en şanslı düzen içi politik alternatif Osman Pamukoğlu’dur. Öncelikle ideolojik nitelliği küresel kapitalist sistemin şu anki duruşuna uygun. Avrupa’da (Rusya dahil) klasik faşist hareketin yükseldiğini biliyoruz. ABD içinde de aynı şeyler söylenebilir. Toplumsal sorunlar çözümsüz kaldıkça ve onu çözecek düzen dışı seçenekler ortaya çıkmadıkça faşistlerin güç kazanmaları doğal.

Pamukoğlu hem küresel ölçekteki bu gelişmelere hem de Türkiye’deki gelişmelere dayalı olarak önümüzde dönem güçlü bir alternatif haline gelecektir.

Eğer Kürt meselesi tüm toplumu ikna edebilecek demokratik bir yöntemle çözülmek yerine, Türk halkını ve özellikle orta sınıfları rahatsız edecek bir çözüme gidilirse – ki öyle de olacak gibi görünüyor-, ya da toplum kendi varlığını Suriye’nin ya da başka ülkelerin yok edilmesi, talan edilmesinde görmeye alıştırılırsa- ki öyle de oluyor- Pamukoğlu ya da benzeri bir politik seçenek AKP’nin alternatifi olacaktır.

Toplumsal muhafazakarlaşmanın sonu her zaman, körleşme ve savaş olmuştur. ANAP-AKP çizgisi bu süreci başlatmıştır ama devam ettirecek olan Pamukoğlu olacaktır.

Emperyalist aktörlerin buna izin verip vermemeleri artık anlamlı değildir. Emperyalistlerin bütün süreçlere hakim olamadıklarını zaten biliyoruz.

 

Yeni bir dönemin şafağında 1

1992 Yılda “Tartışma Süreci” denilen sürece katılmıştım. Çok uzun süren ve bir noktadan sonra bir takım şeyleri gizlemek ve tartışmamak noktasına doğru evrilen “tartışma” süreci arkasında hiçbir dişe dokunur sonuç getirmeden 1995 yılında bitti. Sözüm ona buradan çıkan ortak kararla bazıları önce GBK girişimini daha sonra ÖDP ye evrilecek olan çalışmayu başlattılar. ÖDP 1996 yılı ocağında kuruldu.
Ben ve benim gibi düşünenler yasal/açık parti çalışması başta olmak üzere, geçmişin değerlendirilmesi vs. konularda da itirazlarımızı söyledik. Fakat bu itiraz ve eleştiriler hiç kimse tarafından dinlenmedi.
Ne benim, ne de benim dibi düşünüp azınlığa düşenlerin, hele hele dünya ve Türkiye’de yaşanan genel yenilgi atmosferinde fazla yapacakları bir şey kalmamıştı. 1997 yılı şubatı itibarıyla ÖDP’ye üye oldum.
O dönem Fatsa ÖDP’yi kuran arkadaşların ÖDP’ye katılış bildirileri çok önemli bir metindi benim için. Metni maalesef bulamadım. Fakat metnin bir yerinde “ÖDP’ye liberal solla hesaplaşmaya giriyoruz, ÖDP’yi değiştireceğiz” deniliyordu. “Liberal sol” Türkiye’de Onbirinci Tez Dergisi’nde Sungur Savran tarafından ifade edilmişti ilk olarak, daha çok reformizmin güncel bir biçimi olarak tanımlanmıştı o yıllarda.

ÖDP o tarihten itibaren tahminleri de aşan bir performans göstererek bugüne kadar (bile) ayakta kalmayı başardı.
ÖDP hedefledikleri açısından bakılacak olursa pek başarılı bir çalışma sergileyemedi.
Bunlar elbette tartışılmalı, ama bütün bunlar başka bir yazının konusu.
2007 yılında Ufuk Uras’ın tekrar Genel Başkan olmasıyla birlikte ÖDP’de büyük bir yarılma yaşandı. Bu yarılmada Ufuk Uras’ın yanına yer alanlar “liberallikle”, Alper Taş’ın yanında yer alanlar “abicilikle” suçlandılar. Ben bu ayrışmada Ufuk Uras’ı destekledim. İşin bir ilginç yanı da Ufuk Uras’ın yanında yer alanların eski TİP, TSİP, TKP yanlılarından başka, ÖDP’yi değiştirmek için birlikte çalıştığımız arkadaşlarımız da vardı. Yani ÖDP’deki liberal solla hesaplaşmaya giren bizler liberallikle suçlandık.
Bu öncelikle kendi hesabıma kabul etmediğim ve etmeyeceğim bir suçlama oldu.

ÖDP içindeki gerilim gittikçe arttı Ufuk Uras 2007 genel seçimlerinde Kürt hareketinin de desteği ile bağımsız millet vekili seçildi. Burada aday olma meselesi de partiyi ikinci defa bölmüştü. Bağımsız kalan Uras, tekrar ÖDP genel başkanlığına aday olunca gerilim derinleşti.
Ufuk Uras’ın tekrar genel başkanlığa gelmesinden sonra artık ÖDP iki (hatta daha fazla) partinin var olduğu bir platform haline gelmişti. Nihayet zorlu bir süreçten sonra olağanüstü kongre yapıldı ve 2008 yılında Ufuk Uras’ın yerine Hayri Kozanoğlu genel başkan seçildi. Bugünden bakıldığında az bir oyla Uras’ın kaybettiği bu kongrede, Uras kazansaydı ne olurdu demek gerekli, ama bu spekülatif bir konu.
Sonra Ufuk Uras ve diğer arkadaşlar benim gibi düşünenlerin itirazlarına da aldırmdan ÖDP’den ayrılıp başka bir süreç örgütlemeye gittiler.
EDP kuruldu. EDP ilk siyasal tecrübesi olması gereken 2010 referandumunda Anayasa değişikliklerine “evet” tavrını benimsedi. Bu dönem Türkiye solunda (sosyalist veya sosyal-demokratlar dahil) liberal sol-statükocu sol şeklinde ifade edebileceğimiz bir kamplaşmanın oluştuğuna tanık olduk.
AKP 2002 yılından başlayarak AB’ye giriş konusunda kamuoyunu da yanına alan bir politika benimsemişti. ÖDP’nin bu konudaki görüşü “havet” olarak ifade edilmişti. Bu tutum AKP’nin bu konudaki politikalarına en azından itiraz edilmediği anlamına geliyordu. Ayrıca AKP, Kıbrıs’ta çok tatminkar olmasa da çözüme oturuyor, Ermenistan’la ilişkileri yumuşatıyor ve elbette en önemlisi Kürt sorununda birşeyler yapmaya istekli görünüyordu.
Tam da bu dönemde AKP rejimin artık devre dışı kalmaya başlayan bazı unsurları tarafından tehdit edilmeye başlandı. AKP bu tehditleri, özellikle ABD ve AB gibi dış güçleri yanına alarak etkisizleştirdi.
Tekelci sermayenin zaten devlet ihalesi olmadan ayakta kalamayacağı açık olan grupları sindirdi.
Karşısında ciddi bir rakip olmadığı için %50leri varan bir oy oranını koruyarak günümüze kadar gücünü bugüne kadar taşıdı. ÖDP bütün bu süreç sırasında çok etkili bir varlık gösteremedi. Özellikle ayrışma sırası ve sonrasında tarafların kendilerini, ötekilerin hata ve eksikleri üzerinden tarif etmeleri var olan birikimi de heba etti.
Tarafların ve daha da ötesi tüm Türkiye siyasetinin bu denli kutuplaşması son tahlilde AKP iktidarına yarıyor ama elbette bu başka bir konu.
EDP gerek kuruluş süreci, gerekse kuruluş sonrasında ürettiği politikalar açısından arka arkaya affedilmez yanlışlar yaptı. Bu hataların benim açımdan en hazini elbette bir zamanlar hesaplaşacağımızı ilan ettiğimiz “sol liberal”lerin bir parçası olunmasıdır.
Mesele referandumdaki tuıtum bile değildir aslında. Çünkü referandumdaki tutumla tutarlı ve samimi bir özeleştiri sorunu çözer. Sorun bunun ötesinde bir davranış biçiminin hatalı ve savunulması imkansız davranışlar silsilesinin yaratılmasıdır.
Sorunun daha vahimi bence konuşmaya bile hakkı olmayan bazılarının kendilerini “işte biz dememiş miydik” noktasında haklı çıkarmalarıdır. Kendi tarihsel hata ve sorumluluklarını gizleyecek böyle bir mecra bulmalarıdır.
Kendi açımdan özeleştiri vermek istiyorum ama hangileriyle birlikte yürüdüğüm için daha büyük bir yanlış yaptım ona karar veremiyorum.

Ayvalık’ta bankalar şehir merkezinden kaldırılsın

Ayvalık şehir merkezinde İş Bankası, Ziraat Bankası, Halkbank, Yapı Kredi Bankası, Vakıflar Bankası, ING Bank, Akbank ve Denizbank var. Bunlar gereksiz trafik yoğunluğuna neden oluyorlar. Ortahalli bir insanın bankada yılda bir defa bile işi olmaz. ATMler zaten her işi görüyor. Bunların şehir dışına mesela Sanayi Sitesi’ne yollanması iyi olur. Hele tarihi bir niteliği olmayan İş Bankası, Halkbank ve Yapı Kredi’nin yıkılması hem görüntü kirliliğini engeller, hem de insanlara yer açılır.

Ayvalık Halkevi’nin kısa tarihi

Halkevi 12 Eylül 1980′de kapatılmıştı. 10 Kasım 1989′da ikinci defa kuruluyor. Yandaki küpür o tarihteki Cumhuriyet Gazetesi. merhum Köksal Durukan haberleştirmiş. Ayvalık Halkevi daha sonra 1993′de de kapatılacak 1996′da üçüncü defa kurulacaktı.

Hasan Cengiz Yazar, Ayşegül Gezek, Özden Çakıcı, Özer Dükduran, Turgut Şahin tarafından 1996 yılında tekrar kurulan Ayvalık Halkevi’mden, 1999 yılında politik olarak farklı düşündükleri için Hasan Cengiz Yazar, Ali Açan, Özer Dikduran, Levent Kocaburun, Tuna Payzıner atıldılar. Özgür Öztürk ise uygulamaları protesto ederek istifa etti.

Bu karara imza atan yönetim kurulu üyeleri :

İlknur İlhan, Saniye Seval Özdemir, Cafer Keleş, Eşref Yavaş, Berrin Özkan

Zarife İlden’in Papalina Gazetesi Tarafından Sansürlenen Yazısı

Alttaki yazı Zarife İlden tarafından yazılmış, Papalina Gazetesi tarafından sansür edilince: Zarife İlden, Hasan Cengiz Yazar, Özgür Öztürk, Meral Naymaner ve Ali Açan Papalina Gazetesi’nden ayrılmak zorunda bırakılmışlardı.

 

Dantel köşesi

Zarife İlden

 

Duyduğuma göre Temmuz Papalinasındaki yazım çok ses getirmiş, kimileri çığlık bile atmış. İyidir, reklamın kötüsü olmaz. Bu arada yazımdaki bazı kelimelerin anlaşılamadığından yakınanlar olmuş. Hatta bir muhterem varmış ki, kolunun altında gazete, Papalinadan kimi görse yakalayıp veryansın etmekle yetinmemiş de gazetenin salı toplantısına haber bile göndermiş. Bu zatın meramı anladığım kadarıyla şöyleymiş: Şu şu şu entelce kelimeler kullanılmak suretiyle ne denilmek isteniyor acaba? (Parmak havada okunacak.)

Zatı muhteremin gösterdiği şaşırtıcı gayrete hürmeten soruyu cevaplayayım efendim.

Söz konusu kaka kelimeler ironik, sofistike ve kötücül olmak üzere üç adettirler ( kol kola gezme âdetleri yoktur.) İroni, Türkçede alaysılama olarak karşılanan, eski pek çok sözlükte bulamayacağınız Batılı bir kelime. Kavram olarak, bir şeyi tersiyle söylemek demek. İronik de bu tarz da söylenmiş olana deniyor. Alaycı bir tonu olabilir istenirse, hatta acı bir tonu da olabilir, ama şart değil. Kimileri, “alaysılama” kelimesini doyurucu bulmadıklarından olsa gerek, yeri geldiğinde ironiyi kullanır.

Sofistik, Orhan Hançerlioğlu’nun Türk Dili Sözlüğünde karşılığı bilgiç olarak verilmiş bir kelime. Sofistike de bilgiççe olacak demek ki. Kelime sofizm’den geliyor ki sofizm, bir yanlışı doğru kabul ettirmek için yapılan hatalı muhakeme olarak geçiyor. Sokrates’in diyaloglarında kullandığı yöntem. Öte yandan bilgiç kelimesi Türk Dil Kurumu sözlüğünde 1) bilgili kimse, 2) mecazen, bilgili geçinen kimse, diye açıklanıyor. Sofizm ise bilgicilik kelimesiyle karşılanmış, sonuna da safsatacılık eklenmiş. Şimdi, ne yapsın umarsız (naçar) Zarife?

Kötücül kelimesi ise gayet anlaşılır biçimde, 1) kötülük isteyen 2) tehlikeli olan, anlamlarında kullanılıyor. Osmanlıcadaki bedhah karşılığı bulunmuş bir kelime. Bence güzel. Ben ikinci anlamıyla kullanmıştım.

 

Bir kelime de benden olsun: Kavas sözcüğünü duyan vardır, yasakçı demektir, Arapçadan gelme bir kelime. Bunun eşanlamlısı siyahpûş kelimesine de metinlerde rastlayan bazı ‘entel’ler olmuştur mutlaka. Bu her iki kelime de bence köken değilse de görüngü olarak Nazilerin svastikasına yani gamalı haçına çıkar.

Unutmadan, içinde bulunduğumuz bu güzelim ay da adını Latinceden alır. Baktım, Augustus, 1. Roma Roma İmparatoru Octavianus’un lakabı imiş, ki sözlükte (Sözlerin Soyağacı-Nişanyan) anlamı “yüce” diye verilmektedir. Bozaran da (Hançerlioğlu) güzel bir ay adı ve o da ağustos demekmiş. Ama şimdi bu öz be öz Türkçe kelimeyi de kalkıp kullanmaya korkar insan… Ya birileri çıkıp da entel çetelesinde benim haneme bir çentik daha atıverirse! Zaten umarı kullanmakla kendimi yeterince tehlikeye atmış bulunuyorum.

Değil mi efendim?

O halde ve her halde, Yaşasın Dillerin Kardeşliği diyerek ve yine Adalet Hanıma ısmarlayarak bağlayalım sözü.

Ciao Bella!

 

 

Hamiş: Akşam Nurullah Ataç’ın Günce’sinde onun bir yakınmasına rastladım. Şöyle: “Tragedie, comedie, melodrame diyorum, ne yapayım? Bunlara Türkçede birer karşılık bulamadım. Biri bulur da bana bildirirse çok sevinirim.”